"Cumhuriyet devrinin kendi zihniyet ve ahlakıyla donanmış basınını yine ancak Cumhuriyetin kendisi yetiştirir."
Basının, hürriyetini iyi kullanması gerektiğinin bir vazife olduğu mesajını veren ATATÜRK, basın hürriyetiyle ilgili ise 1924 yılında şu sözünü söylemiştir: "Basının tam ve geniş hürriyeti iyi kullanmasının, ne derecede nazik bir vaziyet olduğunu söylemeye lüzum görmem.
28 Şubat 2012 Salı
Atatürk’ün Basın hakkında sözleri nelerdir
27 Şubat 2012 Pazartesi
BRATİSLAVA NEDİR? HAKKINDA BİLGİ
BRATİSLAVA NEDİR? HAKKINDA BİLGİ
Avusturya ve Macaristan sınırları yakınında, Slovakya'nın merkezi olan kent. Tuna Irmağı kıyısında yer alan kent, canlı bir limandır. Metalurji endüstrisi, petrol rafinerisi ve petrokimya kuruluşları vardır. Bratislava, katedral, şato, kilise, saray ve müze gibi tarihsel yapılarıyla ünlüdür. Kara ve demiryollarının düğüm yeri olan bu kent, bir ulaşım merkezidir. Nüfusu 441.453 (1991).
BRASİLİA KİMDİR? HAKKINDA BİLGİ
BRASİLİA KİMDİR? HAKKINDA BİLGİ
1960'tan beri Brezilya'nın başkenti. Goias eyaleti içinde kalan federal topraklarda, 1200 m. yükseklikte kurak bir plato üzerinde kurulmuştur. Tanınmış mimar ve kent mimarları tarafından yapay bir göl kıyısında kurulmuş olan Brasilia, her bakımdan modern bir görünüşe sahiptir. Kentçilik uzmanı Lucio Costa'nın yaptığı plan, eşkenar üçgen biçimindedir. Kentin hükümet saraylarıyla öbür büyük yapılarını Mimar Niemeyer yaptı. Nüfusu 1.596.274 (1991).
BRAQUE Georges KİMDİR? HAKKINDA BİLGİ
BRAQUE Georges KİMDİR? HAKKINDA BİLGİ
(1882 Argenteuil-1963 Paris), Fransız ressamı. Çok genç yaşta, bir dekoratörün yanında çalışırken resim yeteneği anlaşıldı. Havre Güzel Sanatlar Okulu'nda okurken Charles Lhullier'nin, R. Dufy'nin ve Othon Friesz'in öğrencisi oldu. 1900 yılında Paris'e gitti. 1905 yılında orada buluştuğu Othon Friezs'ın etkisiyle çiğrenkçiliğe (fovizm) yöneldi. 1906 yılında onunla birlikte Anvers'e gitti. Picasso'yu tanıdıktan sonra kübizme yöneldi (1907). Picasso ile birlikte yeni teknikler araştırdı. Harfler, sayılar ve kesilmiş gazete parçalarıyla yeni malzeme olanakları elde etti. Braque, çok başarılı olduğu tahta ve mermer benzetmelerinde, boya işleriyle uğraşan babasının atölyesinde öğrendiklerinden çok yararlandı. 1902'de Sorgues'da resimlerine gerçek malzemeler katmaya başladı. Sonraları klasik perspektiften vazgeçti ve manzara resmi yapmaktan çok, natürmorta yöneldi. Nesneleri, izleyicinin aynı anda değişik açılardan görebileceği biçimde çizdi. "Keman ve Testi", "Piyano ve Mandolin" tabloları bunun örnekleridir. 1914'te I. Dünya Savaşı'nda ağır yaralandı. 1953 yılında Louvre Müzesi'nde II. Henri Salonu'nun tavanlarını süsledi. Fransa ve dünyadaki tüm önemli çağdaş sanat müzelerinde yapıtları vardır.
BRANDT Willy KİMDİR? HAKKINDA BİLGİ
BRANDT Willy KİMDİR? HAKKINDA BİLGİ
(1913 Lübeck), Alman politikacı ve devlet adamı. Asıl adı Herbert Karl Frahm'dır. Sosyalist gençlik hareketine katıldı. Almanya'da Lübecker Volksbote'de gazeteci olarak çalıştı. 1933'te Nazilerin yönetimi ele geçirmeleri üzerine Almanya'dan Norveç'e kaçtı. 1940'a dek Norveç'te, 1940-1945 yılları arasında da İsveç'te gazeteciliğini sürdürdü. II.Dünya Savaşı'ndan sonra ülkesine geri döndü. Alman Sosyal Demokrat Partisi'ne girdi. 1949'da Bundestag'da, partiyi, Berlin delegesi olarak temsil etti. 4 Ekim 1957'de Berlin Belediye Başkanlığı'na seçildi. Aynı göreve 1959'da yeniden seçilince partinin en gözde liderlerinden biri oldu. 1966 yılında başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanı oldu. 21 Ekim 1969'da Sosyal Demokratlar ile Hür Demokratların koalisyon hükümetinde başbakanlığa getirildi. "Ostpolitik" denen doğuya açılma politikasını izleyerek Almanya'nın geleneksel dış politikasını değiştirdi. 1971 yılında Nobel Barış Ödülü'nü kazandı. 1970 ve 1973'te yeniden parti başkanlığına seçildi. 1974 Martı'nda yakın yardımcılarından Wilhelm'in, Demokratik Almanya casusu olduğunun ileri sürülmesi üzerine, 6 Mayıs 1974'te başbakanlıktan kendi isteğiyle ayrıldı. Yerine Sosyal Demokrat Parti'nin başkan yardımcısı Helmut Schmidt geldi. Brandt, başbakanlıktan ayrılmasına karşın parti başkanı olarak kaldı. 1976'da Sosyalist Enternasyonel'e başkan seçildi. Avrupa Parlamentosu'nda yer aldı (1979). Uluslararası Kalkınma Sorunları Komisyonu'na başkanlık etti (1977-1983). Avrupa Parlamentosu üyeliğinden çekilmesine karşın (1983) Sosyalist Enternasyonal başkanlığını sürdürdü. 1987 Martı'nda Sosyal Demokrat Parti başkanlığından ayrıldı.
BRANDO Marlon KİMDİR? HAKKINDA BİLGİ
BRANDO Marlon KİMDİR? HAKKINDA BİLGİ
(1924 Omaha), Amerikalı sinema oyuncusu. Tiyatroda birkaç deneme yaptıktan sonra, New York'ta Actors Studio'da Lee Strasberg ve Elia Kazan'ın öğrencisi oldu. 1950'de, Zinnemann'ın "The Men" (Erkekler) adlı filmiyle sinemaya başladı. 50'li yıllarda "İhtiras Tramvayı", "Kanlı Hücum", "Jül Sezar", "Rıhtımlar Üzerinde", "Dezire", "Çayhane", "Sayanora", "Genç Aslanlar", 60'lı yıllarda ilk ve tek yönetmenlik denemesini yaptığı "Aşk ve İntikam", "Denizde İsyan", "Çirkin Amerikalı", "Yatak Hikâyesi", "Kaçaklar", "Hogkonglu Kontes", "Batıda Vuruşanlar", "Parıltılı Gözler" adlı filmlerde oynadı. 70'li yıllardaysa "Baba", "İsyan", "Paris'te Son Tango", "Bozgun", "Kıyamet" adlı filmlerle ün kazandı. Rıhtımlar Üzerinde adlı filmiyle 1954'te En İyi Erkek Oyuncu Oscarı'nı kazandı. 1972'de "Baba"daki oyunu nedeniyle ikinci kez verilen Oscar'ı ABD'nin kızılderililere karşı tutumunu protesto için kabul etmedi.
BRAMANTE Donato d'Agnolo KİMDİR? HAKKINDA BİLGİ
BRAMANTE Donato d'Agnolo KİMDİR? HAKKINDA BİLGİ
(1444 Urbino-1514 Roma), İtalyan mimarı ve ressamı. Urbino'da yetişti, 1470'lerde Milano'ya gitti. Rönesans mimarisinin klasik ve uyumlu ilkelerinin yaratıcısıdır. Alberti ve Michelozzo'dan etkilenmesine karşın, Bramante'yi en çok etkileyen sanatçı, çağdaşı Leonardo da Vinci'dir. Leonardo da Vinci, Bramante'nin "merkezi" olarak tasarlanmış yapıları yeğlemesinde etkin oldu. Bramante'in ilk önemli yapıtı, Milano'daki San Satiro Kilisesi'dir. Olgunluk çağı yapıtlarını, 1499'da Roma'ya gittikten sonra verdi. Papa II. Julius'un himayesinde çalışmalarını sürdürdü. Vatikan'daki Belvedere avlusunu ve Adalet Sarayı'nı yaptı. En büyük projesi, San Peter Kilisesi'ni, büyük, kubbeli ve Yunan haçı tasarımlı bir bazilika olarak yeniden inşa etmekti. 1506 yılında başladığı bu yapı, daha sonra Michelangelo tarafından tamamlandıysa da, Bramante'nin tasarladığı biçimi almadı. Bramante'nin fikirleri, 16. yüzyılın tüm büyük mimarlarını ve onlar yoluyla da Avrupa mimarîsini geniş ölçüde etkiledi.
BRAİLLE Louis KİMDİR? HAKKINDA BİLGİ
BRAİLLE Louis KİMDİR? HAKKINDA BİLGİ
(1809 Coupvray/Seine-et-Marne-1852 Paris), Fransız mucidi. Üç yaşında, bir kaza sonucunda gözlerini kaybetti. 1819'da Körler Enstitüsü'ne girdi. Bu arada müzikle ilgilendi, Paris'in birçok kilisesinde org çaldı. 1828'de Körler Enstitüsü'ne öğretmen olunca, kolay öğretim amacıyla ders sırasında, öğrencilerin not almalarını sağlayan, kabarık noktalar sistemine dayanan ve kendi adıyla anılan bir yazı biçimi buldu. Bugün, tüm dünyada benimsenen "Brailelle Alfabesi"ni müzik notalamasına da uyguladı.
BRAHMAPUTRA NEDİR? HAKKINDA BİLGİ
BRAHMAPUTRA NEDİR? HAKKINDA BİLGİ
Tibet, Hindistan ve Bangladeş'te büyük ırmak. Uzunluğu 2.703 km'dir. Tibet'in güneybatısında, Himalayalar'ın Kailas sıralarında doğar. Burada, yukarı çığırında Tsangpo ya da Matseng adı verilir, uzun bir süre doğuya aktıktan sonra, güneye döner ve Doğu Himalayaları derin boğazlarla geçerek (bu bölümde Dihang adını taşır) Sadiye yakınında Kuzeydoğu Assam'a ulaşır. Tekrar batıya dönerek Assam oluğu içinde akar ve Bangladeş topraklarına girerek Bengal Körfezi'nde Ganj ile ortak deltasına ulaşır. Büyük kısmı ulaşıma elverişlidir. Ortalama debisi çok büyüktür (12.000 m3/s.).
26 Şubat 2012 Pazar
BOYLE Robert KİMDİR? HAKKINDA BİLGİ
BOYLE Robert KİMDİR? HAKKINDA BİLGİ
(1627 Lismore Castle-1691 Londra), İrlandalı fizikçi ve kimyacı. Çeşitli alanlardaki çalışmalarıyla, kısa zamanda çağının en önemli bilim adamlarından biri oldu. Fizik alanındaki çalışmaları sonucu, 1661'de, katıların ve sıvıların yoğunluklarını kesin ölçülerle belirtti. Bir yıl sonra, gazlar üstüne çalışarak, Mariotte'tan daha önce gazların sıkıştırılabilme yasasını açıkladı. Hooke'un yardımıyla, Otto von Guericke'in hava boşaltma makinesini geliştirdi. Buzun ergime ısısını sabit nokta olarak alma düşüncesini ortaya attı. Optik üzerindeki çalışmalarıyla, ince tabakaların oluşturduğu renkli halkaları buldu. Kimya alanında Aristoteles'in elementler kuramına karşı çıktı. 1661'de yazdığı ünlü yapıtı "The Sceptical Chymist" (Kuşkucu Kimyacı) te bu tür eski düşüncüleri yadsıyarak, çağdaş kimyasal element kavramını ortaya attı. Asitlerin tanınmasında renkli ayıraçları ilk kez sistemli bir biçimde kullanarak asit tanımını verdi. Yanma olayını ve solunum için havanın gerekli olduğunu gösterdi. Yanma ve solumada havanın pek az bir bölümünün tüketildiğini saptadı ve havanın bir karışım olduğunu açıkladı.
25 Şubat 2012 Cumartesi
BOYABAT NEDİR? HAKKINDA BİLGİ
BOYABAT NEDİR? HAKKINDA BİLGİ
Sinop iline bağlı ilçe ve bu ilçenin merkezi olan kasaba. Kızılırmak'ın önemli kollarından biri olan Gökırmak vadisi üzerinde kurulmuştur. Sinop'a uzaklığı 95 km'dir. İlçe halkı geçimini çeltik tarımı, kerestecilik ve dericilikle sağlar. Yüzölçümü 1.723 km2, ilçe nüfusu 43.929, merkez nüfusu 21.452 (1997).
BOSON NEDİR? HAKKINDA BİLGİ
BOSON NEDİR? HAKKINDA BİLGİ
Kesirsiz bir spini olan temel parçacıklardan herhangi biri. Bose-Einstein istatistiğine uyan bosonlar, fotonları ve mezonları kapsar. Bütün temel parçacıklar ya boson ya da fermiondur.
BOŞNAKLAR NEDİR? HAKKINDA BİLGİ
BOŞNAKLAR NEDİR? HAKKINDA BİLGİ
Bugün büyük çoğunluğu Yugoslavya'da yaşayan Bosna ve Hersek Müslümanlarına verilen ad. Yugoslavya nüfusunun yüzde 8'ini yani yaklaşık 2 milyonunu oluşturan Boşnaklar, 9. yüzyılda Hristiyanlığı kabul ettiler. 15. yüzyılda ise, Fatih Sultan Mehmet'in Bosna'yı fethetmesiyle Müslüman oldular. Aralarında, Nakşibendîlik, Rıfaîlik, Mevlevîlik gibi tarikatlar kolayca yayıldı. Bilimde, sanatta ve toplumsal yaşamda Türk-İslâm kültüründen etkilenen Boşnaklar arasında, Sokullu Mehmet Paşa, Damat İbrahim Paşa, Tiryaki Hasan Paşa, Cezzar Ahmet Paşa, Sofu Mehmet Paşa, Koca Mustafa Paşa, Hersekzade Ahmet Paşa, Mevla Abdülkerim gibi ünlü devlet adamları vardır. Türkiye'ye yerleşmiş olan Boşnaklar, İslâm dinine girerek, Türk dilini ve kültürünü öğrenip özümseyerek tümüyle Türkleşmişlerdir.
BOŞİMANLAR NEDİR? HAKKINDA BİLGİ
BOŞİMANLAR NEDİR? HAKKINDA BİLGİ
Güney Afrika'da yaşayan ve Pigmeler ile bağıntısı olan göçebe halk. Kuzey ve batı topraklarıyla birlikte Kalahari Çölü'ne dağılmışlardır. Sayıları yaklaşık 50.000'dir; ancak gerçek Boşimanların sayısının yalnızca 1.000-2.000 olduğu sanılmaktadır. Gerçek Boşimanların ortalama boyu 1,40 m.dir; geniş burunlu, sarımtırak derili, son derece kıvırcık saçlıdırlar. Başlarında bir şef olmak üzere, 40 kişilik gruplar hâlinde göçebe hayatı sürdürürler. Evleri mağaralar ya da ağaç dallarından yapılmış barınaklardır. Hotanto diliyle bağıntılı olan dilleri şaklamalı ve genizsi sessizleriyle dikkati çeker.
BOSCH YÖNTEMİ NEDİR? HAKKINDA BİLGİ
BOSCH YÖNTEMİ NEDİR? HAKKINDA BİLGİ
Sanayide hidrojen elde etme yöntemi. Su gazının, su buharıyla karıştırılarak sıcak bir katalizör üzerinden geçirilmesi sırasında su buharının karbonmonoksitle tepkimeye girip karbondioksit ve hidrojen vermesine dayanır. Karbondioksit daha sonra basınç altında suda çözündürülüp hidrojen alınır. Amonyak sentezinde yararlanılır. (bakınız) HABER-BOSCH SENTEZİ
BOŞALTMA TULUMBASI NEDİR? HAKKINDA BİLGİ
BOŞALTMA TULUMBASI NEDİR? HAKKINDA BİLGİ
Düşük gaz basıncı elde etmeye yarayan, genellikle hava boşaltmakta kullanılan araç. Vakum pompası da denir. Boşaltma tulumbaları, erişilecek basınca bağlı olarak değişik biçimlerde yapılırlar. Atmosfer basıncının altında ve 1 mikron Hg (cıva) üzerindeki basınçlar, mekanik pompalarla elde edilebilir. Bir silindir içinde dönen metal bir disk, boşaltılacak yerden gazı emer ve açık havaya verir. Daha düşük basınçlara (10-8 mm. Hg), cıva ya da düşük buhar basınçlı yağla çalışan çok aşamalı buhar difüzyon pompalarıyla ulaşılabilir. Sürekli ısıtılan sıvıdan sağlanan hareketli buhar akıntısı, hava moleküllerini girişten çıkışa taşır. İyon tulumbalarıyla 10-10 mm. Hg'ye kadarlık basınçlar elde edilebilir. Hava molekülleri, elektron akımıyla iyonlaştırılır ve titan bir tabaka üzerinde, kimyasal bileşikler oluşturması sağlanarak saptanır.
BOSCH Hieronymus KİMDİR? HAKKINDA BİLGİ
BOSCH Hieronymus KİMDİR? HAKKINDA BİLGİ
(1450-1460 arası Hertogenbosch-1516 Hertogenbosch), Flaman ressamı ve gravürcüsü. Gerçek adı Hieronymus van Acken'dir. Takma ad olarak, doğduğu kasabanın son hecesini kullandı. Yaşamı hakkındaki bilgiler yetersizdir. Bulunduğu kasabanın katedraline vitray ve halı modelleri çizmekle işe başladı. İlk yapıtlarında atasözlerini resimleyerek gerçekçi bir simgecilik eğilimi gösterdi. "Hokkabaz", "Deliliğin Tedavisi", "Deliler Gemisi", "En Büyük Yedi Günah" adlı yapıtlarında o dönemdeki delilik, aptallık ve açgözlülük konularını işledi. Bosch'un daha sonraki dinsel ve mistik esinli tablolarında, delilik bir inanç durumuna gelir. Şeytan resimleriyle dolu olan bu yapıtlarda, kötülüğün görünüşteki zaferi, karabasan resimleriyle ?dile getirilir. Kötülük egemenliğindeki bu evren saplantısını özellikle "Prado Üçlemesi", "Cehennem" ve "Zevkler Bahçesi"nde ortaya koyar. Bu evrende nesneler zehirli bitkilere, hastalıklı meyvelere, öldürücü böceklere dönüşür ve insanlar, dört bir yandan alaycı şeytan kalabalığının saldırısına uğrar. Bu yüzden Bosch, fantastik düşünce dünyası ve düşler cehenneminden gelme canavarların bolluğuyla, Bruegel'in öncüsü olmuştur. Öteki önemli yapıtları arasında "Ermiş Antonius ve Şeytan", "Kıyamet Günü", "Dikenli Taç", "Haçların Taşınışı", "Kâhinlerin İbadeti" ve "Ecce Homo" bulunmaktadır. Son yapıtlarından biri oluğu sanılan "Müsrif Çocuk"ta, çirkin ve gülünç anlatımla biçimlenen, insanın yalnızlığını betimler. Resimleri, başta gerçeküstücülük olmak üzere birçok 20. yüzyıl sanat akımını etkilemiştir.
BOŞANMA NEDİR? HAKKINDA BİLGİ
BOŞANMA NEDİR? HAKKINDA BİLGİ
Yasal evlilik birliğinin, yasada belirtilen durum ve koşulların ortaya çıkması hâlinde sona ermesi. 17 Şubat 1926'da kabul edilerek 4 Ekim 1926'da yürürlüğe giren ve 4 Mayıs 1988'de yeniden düzenlenen Medenî Kanun'un 129-150. maddeleridir. 129. maddeden 134. maddeye kadar, boşanmaya neden olacak durumlar belirlenmiştir. 135. maddeden 150. maddeye kadar olan bölümde ise, boşanma işleminin nasıl gerçekleşeceği açıklanmıştır. Medenî Kanun'a göre, boşanmaya neden olacak durumlar zina, cana kast, kötü muamele, cürüm ve haysiyetsizlik, terk, akıl hastalığı ve geçimsizliktir. Yapılan değişiklikle bunlara bir de evlilik birliğinin temelinden sarsılması eklenmiştir. Yasanın eski biçiminde taraflardan birinin açılan boşanma davasını kabul etmemesi hâlinde, ve davayı açan taraf daha ağır kusurlu ise boşanmaya karar verilmekteydi. Ayrıca, hâkimin kararına göre, evlilik birliğinin tarafların ve çocuklarının menfaatine olduğu saptanırsa yine boşanma davası reddedilebiliyordu. Yeni yapılan düzenlemede en önemli husus, boşanmayı gerektiren kusurların, davayı açan tarafta bulunmaması hükmünün kaldırılmasıdır. Yasanın yeni biçimine göre, kusuru daha ağır olan taraf da boşanma davası açabilmektedir. Davalı tarafın buna itiraz hakkı vardır. Bununla beraber, itirazın kötü niyetle yapılmadığının hükme bağlanması gerekir. Ayrıca eşler en az beş yıldan beri ayrı yaşıyorlarsa, eşlerden birinin boşanmayı talep etmesi hâlinde de boşanma kararı verilebilir. Bunun dışında, eşlerden biri daha önce boşanma davası açmış ve davası reddedilmişse, reddediliş tarihinden itibaren üç yıl geçmiş ve eşler fiilen bir araya gelmemişlerse, müracaat üzerine hâkim boşanmaya karar verebilir. Yeni yapılan düzenlemeyle ayrıca, boşanma davasının sonuçlanmasından sonra, kusurlu olan eşe evlenme yasağı getiren 142. madde de yürürlükten kaldırılmıştır. Türkiye'de eşlerin boşanma davalarında en çok ileri sürdükleri nedenin geçimsizlik olduğu saptanmıştır. Boşanma davası, davanın konusunun belirlenmesiyle başlar. Yargıç, boşanma isteyen eşlere birtakım geçici tedbirler önerebilir. Hüküm, boşanma ya da ayrılık olarak verilebilir. Ayrılık, resmî olarak veliliğe son verilmeden ayrı oturma anlamına gelir ve bu durumda, ayrılığın süresi, ayrılan kadının durumu gibi konulara açıklık getirilir. Hüküm, boşanma doğrultusunda verilmişse, tazminat, nafaka gibi sorunlar yine mahkeme tarafından karara bağlanır. Medenî Kanun'un bu konuyla ilgili 144. ve 145. maddelerinde de yeni düzenleme yapılmış ve nafaka ve tazminat talebi hakkı, eşlerden kocaya da tanınmıştır.
BORODİN Aleksandr KİMDİR? HAKKINDA BİLGİ
BORODİN Aleksandr KİMDİR? HAKKINDA BİLGİ
(1833 Petersburg-1887 Petersburg), Rus bestecisi. Asıl mesleği doktorluk olan Borodin, 1862 yılında Balakirev ile tanıştı ve onun müzik görüşlerinin etkisinde kaldı. "Rus Beşleri" adıyla bilinen topluluğun en önde gelen bestecilerinden biri oldu. 1869 yılını izleyen 18 yıl boyunca beste yaptı. En önemli yapıtı "Prens İgor" adlı operasıdır. 20 yıl uğraşıp bitiremediği bu opera ilk müzikli Rus destanıdır. Diğer önemli yapıtları arasında "Orta Asya Steplerinde" adlı orkestra eseri, üç tane yaylı çalgılar dörtlüsü ve biri tamamlanmamış üç senfoni bulunmaktadır.
BORNEO ADASI NEDİR? HAKKINDA BİLGİ
BORNEO ADASI NEDİR? HAKKINDA BİLGİ
Güney Asya'da, Endonezya'nın merkezî yerinde, dünyanın üçüncü büyük adası. Yüzölçümü 750.754 km2'dir. Kuzeydoğuda Sulu Denizi ve Makassar Boğazı ile Celebes (yeni adı Sulawesi) Adası'ndan, güneyde Cava Denizi'yle Cava'dan, batıda Karimata Boğazı ile Sumatra ve Malaysiya'dan ayrılır; kuzeyinde Güney Çin Denizi yer alır. Ekvator tam ortasından geçer. Sıcak, yağışlı, yoğun ormanla örtülü, yer yer geniş tabanlı vadi ve ovalarla birbirinden ayrılan yüksek dağlarla kaplıdır. İç kesimlerinde, adanın en eski yerlileri olan Dayaklar yarı göçebe bir hayat sürerler. Borneo'nun büyük kısmı (540.000 km2) Endonezya'ya aittir ve Kalimantan adını taşır. Kuzey ve kuzeydoğu bölümü ise Malaysiya Federasyonu'na aittir (Saravak ve Sabah). Ancak Kuzey Borneo'daki Brunei Sultanlığı bağımsız bir devlettir. Toplam nüfusu 12.000.000 kadardır. En önemli kent, güney kıyıda Bandjamasin'dir.
BORGİA Cesare KİMDİR? HAKKINDA BİLGİ
BORGİA Cesare KİMDİR? HAKKINDA BİLGİ
(1476 Roma-1507 Navarre), İtalyan prensi. Babası Papa VI. Alexander tarafından Valencia Başpiskoposluğu'na atandı. 1493'te 17 yaşındayken kardinalliğe yükseldi. Politik görüşleri, 1479'da kardeşi Giovanni'ye karşı düzenlediği sanılan suikastten sonra belirgin bir biçim kazandı. Fransız birlikleriyle ve babasından aldığı destekle, Romagna'ya saldırıp (1500) birçok kenti ele geçirdi. Daha sonra, papa tarafından Romagna dükü ilân edildi (1506). Babasının ölümüyle birlikte, kendisi için çok önemli olan bir desteği yitirdi. Papa II. Julius, Borgia'nın gücünü zayıflatmak için harekete geçti. Umutsuzluğa kapılan ve hastalanan Borgia, gücünü iyice yitirdi ve tutuklanıp cezaevinde yattıktan sonra İspanya'ya sürgüne gönderildi. 1507 yılında sürgünde öldü. Sefahate ve paraya düşkünlüğüyle bilinen Cesare'nin, Machiavelli'nin "Le Prince" (Prens) adlı yapıtına esin kaynağı olduğu sanılmaktadır.
Bektaşiliğin Edebiyatı ve Tarihi
Bektaşiliğin Edebiyatı ve Tarihi
Bektaşilik, adını kumcusu olan Hacı Bektaş Veli'den almış, batıni akidelere dayanan bir tarikattır. Benzeri tarikatlardan farkı hemen hemen Türkiye'ye mahsus olusu, harsi, dili, duygusu ve edebiyatıyla Türk oluşudur. Yeniçeriler vasıtasıyla Balkanlar'a, Tuna eteklerine ve Arnavutluk'a kadar yayılmıştır. Tarikata ilk dahil olanlar köylüler, Yörükler ve göçebelerdi. Bektaşiliğin geliştiği sırada Anadolu'da başka tarikatlar da vardı. Ama bunların mensupları fakir halktan değildi. Bektaşi babaları ise halkın içinden yetişmiş kimseler sıfatıyla daha çabuk taraftar bulmuşlardır.
Tarikatı Hacı Bektaş Veli kurmuş olduğu halde, 1516'de (bazı kaynaklarda 1521) ölen Halim Sultan, Bektaşi tarikatın ikinci kumcusu sayılmıştır. Bektaşilere göre tarikat H/.. Ali'den başlamış, Hacı Bektas Veli'ye kadar uzanmıştır. Bundan dolayı Peygamber hanedanına aşırılığa varan bir sevgi gösterirler. Bektaşiliğin bir hususiyeti de, itikat ve ayin bakımından pek gizli tutulmasıdır.
Bektaşiler umumiyetle beş vakit namaz kurnazlar, hac gibi ibadetlere itibar etmezler. "Can”ların (müritlerin) kabulü için yapılan "ikrar ayinleri" vardır. Nefesli ve ilahil olan "Ayin-i Cem”leri meşhurdur.
Bektaşilik "Celebiler ve "Babaganlar" olmak üzere baslıca iki kola ayrılmıştır. İstanbul ve Arnavutluk'ta maruf olan "Babagan" koluydu. Bu kola mensup olan dervişler hiç evlenmezlerdi. Dergahta ve zaviyelerde "Tarik-i dünya" lar gibi yaşarlardı.[1]
Bektaşilerin kıyafetleri de bir özellik taşırdı. Başlarına giydikleri taç beş türlüydü. Boyunlarına "teslim tası" dedikleri on iki dilimli bir tas asarlardı.
Bektaşiliğe girme bahsinde zamanla ve Bektaşi kollarında göre değişikliler yapılmıştır. Bir deneme devresi geçiren "can" tarikata alınması uygun görülürse "Pir evi" dedikleri dergahta esrarlı bir tören tertiplenirdi.
Bektaşilik
Bektaşilik, Yeniçerileri sonradan sınırları içine almıştır. Bu yüzden Yeniçerilere "Taife-i Bektaşiyan" denilmiştir. Tanzimat'tan sonra, 1826 temmuzunda Mahmut II 'nin de katıldığı bir mecliste alınan kararla Bektaşi Tarikatı ilga edilmiştir. Tekkeler ve vakıfları hükümet adına müsadere, ileri gelen Bektaşi babaları da idam edilmiştir. Bektaşiler daha sonra tekkelerini Nakşi tekkesi adı altında açarak Bektaşi ayinlerine yeniden başlamışlardır. Cumhuriyetin ilanı üzerine bütün tarikat tekkeleri gibi, Bektaşi tekkeleri de kapatılmıştır.
Türk halk edebiyatında pek çok Bektaşi fıkrası ve hikayesi vardır. Bektaşilerin Türkiye’nin gerek içtimai, gerekse siyasi tarihinde menfi bir rol oynadıkları söylenebilir. Çoğu Mevlevi olan padişahlar da Bektaşileri pek tutmamışlar, hatta bazıları, bu arada Mahmut II. Haklarında merhametsiz davranmıştır.
Bektaşi tekkelerinde canlı bir halk edebiyatı gelişmiş ve Türk halk şiirinin güzel örnekleri ortaya konmuştur. Bektaşi musikisi de Türk dini musikisinin, tarikat musikisi bölümünde en seçkin koludur. Bektaşi “Nefes”lerinin 200 kadarı besteleriyle bugün elimizdedir. Bunların pek çoğu kimin tarafından bestelendiği bilinmemektedir. Bunların içinde musiki sanatı bakımından şaheser sayılabilecek parçalar da vardır.
[1] Abdülkadir SEZGİN, Hacı Bektaşi Veli ve Alevilik.
Alevi – Bektaşi Toplumsal Hiyerarşisi
Alevi – Bektaşi Toplumsal Hiyerarşisi
Türk toplum tarihi çizgisi incelendiğinde, Alevi-Bektaşi grupların daha ziyade bir azınlık psikolojisi altında varlıklarını sürdürdükleri görülmektedir. Bu nedenle kapalı-gizli toplum özelliklerini yansıtırlar. Her kapalı-gizli toplum, ayakta kalabilmek için bir takım manevi direnç noktaları geliştirmek durumundadır.
Alevi-Bektaşi toplulukları da, inanç, dünya görüşü ve felsefi yaşantılarıyla büyük toplum (Sünni)dan ayrılmaktadırlar. Bu nedenle de dini norm ve değerler, birer dinamik unsurlar olarak grubu ayakta tutmaya çalışır.
“Alevi-Bektaşi topluluklarında dayanışmayı, birlikteliği ve her çeşit dağılmaya karşı cemaat bilincini güçlendirmeyi hedefleyen dengeleyici etkenler vardır. Bunların başında “Ocak” kavramı gelir. Alevi-Bektaşi kültünde Ocak adeta bir kültür kümesidir. Ocak, dini liderlerin soyunu, rol ve yerini belirtmede önemli bir şemsiyeyi oluşturur.
Alevi-Bektaşi ocak sıralamasında üç-önemli nokta vardır.
Birinci grup, Hacı Bektaş Veli soyundan geldiğini söyleyenler. Bunlar, doğrudan mürşit olarak Hacı Bektaş Veli ve halifelerine bağlıdırlar.
İkinci Grup, on iki imamın soyundan geldiğine inandıklarını söyleyen Alevi-Bektaşilerdir.
Üçüncü Grup ise Babağan kolu ile anılan ve daha ziyade Çorkida rastlanılan Babailer koludur.
Alevi-Bektaşi geleneğinde kol: “Tarikat kurucusu Pir’in ölümünden sonra, halifelerinin tarikat adap ve ortamında kimi değişiklikler yapmasıyla belirginleşen ve giderek bağımsız bir yapı kazanan tarikat dalı anlamındadır. ocak ve Kol, aynı zamanda toplum düzenini sağlamada, kişilerin tutum ve davranışlarına bir takım sınırlamalar ve belirlemeler getirmektedir.
Bektaşilikte toplumsal hiyerarşi önemlidir. Bu da 6 kategoride ortaya çıkar.
1. Aşık veya Sadık. 4. Baba
2. Muhip 5. Halife
3. Derviş 6. Dedebaba’dır.
Alevi teolojisinde toplumsal hiyerarşi ve statü farklılaşması da temelde Bektaşi düzeninden pek ayrı bir yapıyı yansıtmaz. Bir tarikat olarak Alevilikte dört makam vardır.
Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat. Aleviliğin esas ilkeleri bu dört sütun üzerine dayanmaktadır. Geleneksel Alevilik inancına göre, her abi insanının bir musahibi, bir rehberi, bir piri, bir de mürşidi olması gerekir.
Bektaşilerde tekkenin lideri “Baba”dır. Baba olabilmek için tarikata kabul edilmiş olmak ve böyle bir onuru elde etmek için gereken mükemmellik derecesine ulaşmış olmak gerekir. Babaların, dini olduğu kadar siyasi, çok mühim görevleri de vardı. Bunlar din büyüyü ve aynı zamanda, boyların başları idiler. Zaman zaman bu babalar siyasi rol de oynamışlardır. Babai ayaklanması bunlar arasındadır.
Alevilerde tekkenin lideri “Dede”dir. Dedenin seceresi Ali’ye kadar uzanan bir ocaktan gelmesi gerekir. Görgü ayinleri, musahiplik töreleri Dede tarafından yönlendirilir. Musahip olacak kişiler, Dede tarafından gün tayin edilmek suretiyle düzenlenir, merasimi baştan sona kadar Dede yönetir.
Alevi topluluğunda Dede’nin statüsü üst düzeydedir ve hakimi mutlaktır. Sosyal işlevleri de bu yüzden önemlidir. Zina yapan, cinayet işleyen, sünni biri ile evlenen kısaca düşkün durumda bulunan, böylece toplumdan dışlanmış, aforoz edilmiş kişilerin düşkünlüklerinin kaldırılması, suçlarının bağışlanması ancak ve ancak Dede’nin niyazı v ekişinin ikrarı ile mümkündür. Bu nedenle Dede, önemli suçların bağışlanmasında karar mercidir.
Bektaşilik Nedir?
Bektaşilik Nedir?
Bektaşilik, bilinen diğer tarikatlar gibi bir tarikattır. Yalnız diğer tarikatlarda bulunan Seyr ve Sülük gibi bir takım hususiyetler bu tarikatta yoktur. Ancak diğer tarikatlarda bulunan “İnabe” yani el tutmak ve “İbrar” gibi özellikler Bektaşilikte de vardır. Diğer tarikatların “devran” ve “zikri”ne karşı da Bektaşilikte “ayin-i Cem” adıyla bir ayin vardır.[1]
Bektaşilik ne müstakil bir din, ne de mezheptir. Bektaşilik, şekil ve muhtevada en yakın tarikat olan “Yesevilik” ve “Ahilik”e benzeyen Anadolu’nun anayurt, anavatan haline gelmesinde aktif rol oynamış, bu duyguyu kendi misyonu bilmiş, milliyetçi hatta Türkçü tavır ve özellikler gösteren bir tarikattır.
Bektaşi ve Mevlevi tarikatlarında, diğer tarikatlardan farklı olarak, fizik olarak sakat ve arızalı olmamak giriş şartı idi. Eli yüzü temiz, görüntüsü düzgün olanlar tarikata alınırlardı. Azası noksan ve özürlü olanlar tarikata alınmazlardı. Tarikata girdikten sonra sakatlananlar ise refah içinde yaşatılırlardı. Bu tip özellikler aranması bazı çevrelerce eleştirilmiş olsa da her tarikatın belli başlı kuralları ve normları vardır. Bektaşilerinde tarikata girmek isteyen bireylerde bu tip özellikler aramaları gayet doğaldır.
Bektaşilik bugün belli başlı iki kola ayrılır. Bunlar;
- Çelebiler kolu. Babalar kolu.
Bektaşiliğin iki kola ayrılmasının sebebi, Hacı Bektaş-ı Veli’nin evlenip evlenmediği konusundaki görüş ayrılığıdır.
Çelebiler, hünkar Hacı Bektaş’ın soyundan evlendiğini ve kendilerinin bu soydan geldiklerini belirtirler. Bu sebepten dolayı da tarikatın kendi liderliğinde devamının lazım geldiği kanaatını taşırlar.
Babalar kolu, Hünkar Hacı Bektaş’ın hiç evlenmediğini belirtmektedirler. Bu sebeple de kendileri de evlenmezler. Buna “Mücerredlik” denilir. Tek başına olmak anlamındadır.[2]
[1] Baki ÖZ, Bektaşilik Nedir.
[2] Bedri NOYAN, Bütün Yönleriyle Alevilik ve Bektaşilik.
Bektaşilik
Bektaşilik
Bektaşilikte, esasen Alevilik gibi bir tarikattır. Esasta Alevilik ve Bektaşilik bir bütündür. Her ikisi de aynı anlama gelmektedir. Aralarındaki tek fark Bektaşiliğin yerleşik bir kültüre geçmiş olması, Aleviliğin ise genel olarak konar göçer bir yaşayış tarzına sahip olmasıdır.
Bektaşilik, adını tarikatın kurucusu ve lideri olan Hacı Bektaş-i Veli’den almıştır. Bektaşilik tarikatını incelemeden önce Hacı Bektaş-i Veli’den biraz söz etmek istiyorum.
Asıl adı Mehmet’tir. Horasan’ın Nişabur şehrinde doğmuştur. Anası ve babası Türk soyundandır.
Doğum ve ölüm tarihleri ihtilaflıdır. Bazı kaynaklar doğum ve ölüm tarihi olarak (1248-1337) tarihlerini gösterirlerken, bazıları da (1209-1271) tarihlerini kaydetmektedirler. Bunlardan birincileri Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’ya geliş yılı olarak 1270-1280 yıllarını göstermektedirler.
Hacı Bektaş-ı Veli, dönemin en meşhur alimlerinden Ahmet Yesevi dervişlerinden olan Lokman-ı Perendeye’den dersler almışlardır.
Lokman Perende zahir ve batın ilimlerini Hacı Bektaş’a öğretti. Lokman-ı Perende’yeden gerekli olan dersleri aldıktan sonra, dönemin yaygın kanaati olan ilmin yarısı seyahattadır görüşüne uyarak Bedehşan şehrine gitti.
Burada çeşitli alim ve bilginlerle görüşüp, gerekli bilgileri aldıktan sonra tekrar Nişabur’a döndü. Nişabur’dan Anadolu’ya geçti. Hacı Bektaş-ı Veli burada kendini tamamen dine verdi. Daha sonra Sulucukarahöyük’te kendi adına bir tekke kurmuştur. Hacı Bektaş-ı Veli’nin yazdığı ve günümüze kadar ulaşmış iki eseri vardır. Bunlar “Makalat” ve “Şerh-i Besmele”dir.
Alevilikte Ahlaki Hayat
Alevilikte Ahlaki Hayat
Türkiye’deki Alevi zümrelerinin değişmeyen ahlaki kuralı “Eline – Diline – Beline Sahip Olmak” ve bunu her hal ve şartta yerine getirmektir. İkrar verme kurbanında talibin veya musahibin beline bağlanan yünden örülme tiğ-bend adlı kuşağa üç düğüm vurulur. Bunlar “Allah – Muhammed – Ali” için olduğu gibi “Eline – Diline – Beline” sağlam olmanın, kendine güvenin de simgesidir.
Ayrıca Alevi-Kızılbaş topluluklarında sıkça rastlanan ve üzerinde durulan bazı ahlaki yasaklar vardır:
- Birden fazla kadınla evlenmek. Bir Kızılbaş karısı ölmedikçe veya meydan kararıyla boş sayılmadıkça başka bir kadınla evlenemezdi.
- Meydandan karar olmadıkça boşanmak veya boşamak.
- Zina.
- Adam öldürmek, hırsızlık.
- Yalan söylemek.
- Sırrı ifşa etmek yani meydanda gördüklerini, dedenin gizli tutulmasını, anlattığı şeyleri...
- Kızılbaş olmayanlarla evlenmek.
- Pir ve Ocak hakkını ödememek.
Alevi İnanışına Tesir Eden Cereyanlar
Alevi İnanışına Tesir Eden Cereyanlar
“Alevi düşünceye özellikle etkili olan cereyanların başında Batinilik gelir. Batinilik en genel şekliyle, Kur’an-ı Kerim’in bir zahiri bir de batın yüzü vardır; Kur’an-ı Kerim’in batin yüzünü bilen bu anlayış seviyesine ulaşan biri için, artık onun zahirine uyma gereği kalmaz inancını savunmaktadır. Bu şekliyle batinilik genel bir ifadedir. Bu bakımdan, bu inancı benimseyen kimselere, hangi mezhepten, hangi meslekten olursa olsunlar, batini denir.
Alevi inanışına tesir etmiş akımlardan biri de Hurufiliktir. Aslında Hurufilik, 14. yüzyılda Esterâbadlı Fazlallah tarafından kurulmuş uydurma bir tarikattır.
Hurifiliğin temel inancı Fazlallah’ı Allah tanımaktır. Onlara göre dünyada üç devir vardır; Nübüvvet, İmanet ve Uluhiyyet. Nübüvvet, H.z. Peygamber ile kemalini bulmuş ve tamamlanmıştır. İmanet, Hz. Ali ile başlamış ve On iki İmam’ın on birincisi olan Hasan el Askeri ile bitmişti. On ikinci İmam Mehdi kaybolunca Fazl’ın zuhuru ile Uluhiyyet devri başlar. O son zuhurdur. Varlığın zuhuru sesledir. Sesin ve sözün aslı harftir.”[1]
[1] Ali YAMAN, Alevilik Nedir?
Alevilik Nasıl Ortaya Çıkmıştır? Bir Mezhep midir? Siyasi Bir Fırka mıdır?
Alevilik Nasıl Ortaya Çıkmıştır? Bir Mezhep midir? Siyasi Bir Fırka mıdır?
Alevilik ne bir fırka ne de bir mezheptir. Ali’nin önderliğinde yürütülen ve esasen İslamiyet’ten ayrılmayan bir tarikattır. Olayın tarihi seyrine bakıldığında Aleviliğin bir tarikat olmasını şöyle açıklayabiliriz:
“Timur Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid’i yendikten sonra Anadolu’dan aldığı otuz bin kadar esiri İran’a götürmüştü. Bunları Erdebil’e yerleştirmişti. Bunlar zamanla Erdebil Şeyhi olarak bilinen Şeyh Ali’ye intisap ettiler ve ondan tarikat dersi aldılar. Bir süre sonra Timur anasına ziyarete gittiği Erdebil Şeyhi’nin kendisinden bir arzusu olup olmadığını sorduğunda şeyh: “Hiçbir dileğim yok, sadece Anadolu’dan esir olarak getirmiş olduğun Türkleri serbest bırakmanı istiyorum” dedi. Timur, şeyhin bu arzusunu memnuniyetle kabul etti ve onları serbest bıraktı. Bu esirler, bu vesile ile şeyhe olan muhabbetlerini aşırı derecede ziyadeleştirdiler. Şeyhin bu sahibelerinin bir kısmı Anadolu’ya döndü, bir kısmı da Erdebil’de kaldı.
Erdebil Şeyhi, Anadolu’ya dönen bu müritleriyle alakasını devam ettirdi. Erdebil Şeyhi’nin tarikatında “H.z. Ali muhabbeti” esas alındığı için, bu tarikata devam edenler H.z. Ali sevgisi ile tamamen boyandılar. Bunlara bu vasıflarından dolayı Alevi denildi.”[1]
[1] Baki ÖZ, a.g.e.
Aleviliğin Olgunlaşması ve Yayılması
Aleviliğin Olgunlaşması ve Yayılması
Osman’ın halifelik dönemi daha önce tohumları ekilmiş bulunan bölünmelerin, problemlerin su yüzüne çıktığı bir dönem olmuştur. Halife Osman’ın yönetiminde akrabalarına yani Emevi ailesine gösterdiği aşırı yakınlık ve valiliklere onları tayin etmesi ve diğer suistimaller ona karşı Irak, Mısır, Hicaz ve Suriye’de yoğun bir hoşnutsuzluk duyulmasına yol açmıştır. Valileri halka kötü davranıyor olmalarına rağmen onları koruyucu bur tutum takınmış, sonuçta Mısır, Basra ve Kufe’den yola çıkan gruplar Halife Osman’ın evini kuşatarak onu öldürmüşlerdir.
Üçüncü Halife Osman’ın öldürülmesi sonrası H.z. Ali’nin halifeliği sahabenin ısrarları üzerine kabul etmiştir. H.z. Ali iç karışıklıkların çok yoğun olduğu bir dönemde ve bu karşılıkları sonlandırmak amacıyla halifelik görevini kabul etmiştir. Daha önce Osman’ın aleyhinde bulunmuş olan H.z. Muhammed’in eşlerinden Ayşe, Talha ve Zübeyr, Hz. Ali’nin halife olması sonrasında onu Osman’ın ölümünden sorumlu tutarak Cemel Savaşı’na yol açmışlardır. Cemel Savaşı Hz. Ali’nin galibiyetiyle sonuçlanmıştır. Hz. Ali bu olaydan sonra Şam’da hüküm sürmekte olan ve kendisine biat etmeyi reddeden Şam Valisi Muaviye’nin sorununu çözmeye gitti. Muaviye H.z. Ali’yi H.z. Osman’ın ölümünden sorumlu tutuyor ve bunun propagandasını yapıyordu. H.z. Ali’nin uyarıları sonuçsuz kalınca H.z. Ali ve Muaviye’nin orduları arasında Sıffin Savaşı başlamış oldu. H.z. Ali’nin ordusu savaşı kazanmak üzereyken, Muaviye’nin yakın adamı Amr İbn-ül As’ın askerlerin mızraklarının ucuna Kur’an sayfalarını bağlatarak “Allah’ın Kitabı sizinle bizim aramızda hakem olsun” diye bağırılması sonucu H.z. Ali’nin ordusu saldırıyı durdurdu. Bu şekilde Amr’ın hilesi işe yaramış ve iki taraftan hakemler seçilmiş, bir sonuca ulaşılamamıştır.
Bu şekilde Emevi hükümdarı Muaviye iktidara yönelik siyasal amaçlarını ne pahasına olursa olsun elde etmeye uğraşmış, Sıffin’de Hz. Ali’ye yenileceğini anlayınca hileye başvurmuş ve H.z. Ali’nin vefatı ile Emevi saltanatını kurma amacına ulaşmıştır. Muaviye kendisinden sonra oğlu Yezid’in Halife olmasını sağlamaya çalışıyordu.
Yezid ilk iş olarak Emeline valisi ve akrabası Velid’e bir mektup yazarak özellikle Hz. Hüseyin’in muhakkak kendisine uymasının sağlanmasını, bunu reddederse öldürülmesini emrediyordu. H.z. Hüseyin, Muhammed Hanefi’nin de tavsiyesiyle 4 Mayıs 680 gecesi bütün aile fertlerini yanına alarak Mekke’ye gitti. Ayrıca H.z. Hüseyin’in Yezid’e biat etmediğini ve Mekke’ye gittiğini öğrenen Kufelilerde Hz. Hüseyin’e elçiler göndererek Kufe’ye davet ile kendisini halife olarak tanıyacaklarını bildirdiler.
Hz. Hüseyin ve beraberindekiler Kerbela’ya geldiklerinde hem susuz bırakılmış, hem de binlerce kişilik ordu tarafından sarılmış durumdaydılar. Yezid’in Kufe valisi Ubeydullah Hz. Hüseyin’in geri dönmek, Yezid’le görüşmek veya idam sınırlarından birine gitmek istediklerinden hiçbirini kabul etmedi. Esasen onun görevi Yezid’in emrini yerine getirmek yani Hz. Hüseyin’i öldürmekti.
Nihayet 10 Ekim 680 günü Hz. Hüseyin son hazırlıklarını yaptı ve Yezid’in ordusuna yaklaşarak hitab etmek istediyse de, bu anlamlı konuşma Yezid’in ordusunu pek etkilemedi. Yapılan savaşta H.z. Hüseyin şehit edildi.
Kerbela olayı yüzyıllara damgasını vurmuş bir tarihsel olaydır. Bu olay o zamanki Müslüman memleketleri halklarını o kadar etkiledi ki Emevi saltanatı kökünden sarsıldı. Kerbela olayı İran ve Hicaz’da duyulunca halkta Emevilere karşı büyük bir kin oluştu ve isyan hareketleri baş gösterdi. Yezid’in Mekke ve Medine’ye saldırması ise bardağı taşıran son damla oldu. Özet olarak, camilerde H.z. Ali’ye küfür ettirilmesi, önce Hz. Hasan’ın daha sonra da Hz. Hüseyin ve ailesinin ki Peygamberin soyu onlardan devam ediyordu, acımasızca öldürülmeleri, Emevi Hanedanına karşı muhalif bir düşünsel ve siyasal temeli olan bir harekete yol açtı. Bu harekete H.z. Ali yandaşlığı veya Alevilik demek mümkündür.
Alevilik İsmi Nereden Gelmektedir
Alevilik İsmi Nereden Gelmektedir
“Osmanlılar yeni fethettikleri yerlerin kolonileştirilmesinde tarikatları kullanmışlardır. Osmanlılar tekkeleri Anadolu’nun kırsal kesimlerindeki heteredoks ve kargaşa çıkaran unsurları denetim altına almak için de kullandılar. Bu yörelerde bazı anarşist derviş grupları ortaya çıkmıştı. Abdallar, Torloklar, Işıklar ve daha genel bir isim olan Kalender adıyla bilinen gruptur. Bu grupların kendi dini liderleri, yerel evliyaları vardı. Fakat kısa bir zaman sonra Osmanlı hükümdarlarının baskısı sonucu bu evliyaların hepsi Hacı Bektaş Veli adı altında toplandı.
Bununla birlikte iki farklı grup ortaya çıkmaktadır. Tekkelerde yerleşik hayat süren Bektaşiler ve hala göçebe ya da yarı göçebe olan Kızılbaşlar. Kızılbaşlarla uzun bir süre bir ad verilmemiştir. Kızılbaşlar daha sonraları Alevi adıyla anılmıştır. Kızılbaş bu topluluğun tarihsel adıdır. Bu ad ilk Safevilerin takipçisi olan Köy topluluklarını ve aşiretleri ifade eder. Kızılbaş Kızılbaşlıklı anlamına gelir.
Kızılbaşlara bu ad taktıkları başlık nedeniyle verilmiştir. Kızılbaşlar, on iki yüzü olan kırmızı bir serpuş takarlardı. Osmanlı belgelerinde Kızılbaş “Zındık” ve “Zındık Asi” anlamında kullanılmıştır. Bu aşağılayıcı anlam yüzünden Alevi adı, Kızılbaş’ın yerini almış ve Türkiye’de Heteredoks grupların adı haline gelmiştir. Alevi sözcüğü, bu toplulukların ilahi bir kimlik atfettikleri Ali’ye ibadet etmelerine işaret etmektedir. İran’da Ali’ye ibadet edenleri “Ali İlahi” denmektedir.[1]
[1] Irene Melikoff, Alevi Kimliği, s. 8.
Alevilik – Bektaşilik Nedir
Alevilik – Bektaşilik Nedir
Sözlük anlamına göre Alevi, H.z. Ali’ye bağlı ve ondan yana olan kimse demektir. Alevilik ise genel olarak H.z. Ali’yi sevmek ve onun soyunun yani Ehli Beyt’in yolundan gitmek olarak tanımlanabilir. Ancak bugün için dünyanın değişik bölgelerinde yaşayan farklı Alevi grupların her biri için Alevi ve Alevilik sözcüklerinin ifade ettiği anlamlar da farklı olmaktadır.[1]
Ülkemizde bugün yaygın şekilde Alevi olarak adlandırılan kitleler için kaynaklarda bir çok ismin kullanıldığını söyleyebiliriz. Anadolu’daki Alevi kitleleri nitelemek üzere kaynaklarda Kızılbaş, rafizi, ısık, mülhid ve torlak gibi adların kullanıldığını görmekteyiz. Bunlardan en çok kullanılanı Kızılbaş adı olmuştur.[2] Anadolu Alevileri kendileri için çok anlamlı Kızılbaş adını, Osmanlı yönetiminin ahlak dışı anlamlar yükleyerek, sünni kitlelere aşılayarak bir psikolojik savaş aracı olarak kullanması sonucunda bırakmak zorunda kalmışlardır.
Bugün Anadolu ve Balkanlar’da yaşayan Tahtacı, Çepni, Amucali, Bedrettinli, Siraç gibi değişik gruplar genelde Alevi olarak adlandırılırlar. Anadolu Aleviliği, tarihsel ve sosyal koşulların doğal bir sonucu olarak, kitabı olmaktan çok sözlü geleneğe dayalı eski inançların İslami şekiller altında yaşamaya devam ettiği bir halk İslamıdır.
Genel olarak ifade etmek gerekirse Bektaşi sözcüğü de yukarıda değindiğimiz kitleler için kullanılmıştır. Bektaşilik Hacı Bektaş-ı Veli’ye dayanılarak kurulmuştur. Alevilik ve Bektaşiliği birbirinden bağımsız olarak ele almak bugün gelinen noktada tarihsel ve sosyolojik açıdan mümkün görünmemektedir. Her iki terim de zaman zaman birbirinin yerine kullanılabilmektedir. Prof. Melikoff’un da belirttiği gibi “Alevilik, Bektaşilikten ayrılamaz. Çünkü her iki deyim de aynı olguya, Türk halk İslamlığı olgusuna bağlıdır.
Alevilik ve Bektaşilik, inanç ve ahlak esasları ve edebiyatları bakımından temel olmayan farklılıklar dışında ortaktırlar. En temel farklılık, Bektaşi kitlelerin daha çok şehirde yaşamalarına karşın, Alevilerin göçebe/yarı göçebe çevrelerde yaşamaları şeklinde ortaya çıkmış sosyal bir farklılıktır. Ancak tarihsel olarak doğru olan bu sosyal farklılık günümüzde anlamını yitirmeye başlamış, “Alevi” adı daha yaygın olarak kullanılır olmuştur.
Bugün genel olarak Alevi olarak adlandırılan kitleler üç dinsel gruba bağlıdırlar.
Ocakzade Dedeler
Çelebiler
Dedebabalar
Bu üç gruptan Anadolu’da en fazla etkinliğe ve nüfuza sahip olan Ocakzade Dedeler’dir. Daha sonra Çelebiler gelir. Dedebabaların ise Anadolu’da nüfuzları zayıftır. Balkanlar’da daha etkindirler. Türkiye’de yaşayan Alevilerin sayısı konusunda çeşitli veriler ileri sürülmektedir. Türkiye’de etnik ve mezhep konularında var olan tabular nedeniyle,yapılan resmi sayımlarda bu konu bilinçli olarak ihmal edilmekte ve dolayısıyla Alevilerin sayısı konusunu herkes işine geldiği şekilde yazmaktadır. Tarafsız araştırmacılara göre Türkiye’de en az 15 milyon Alevi bulunmaktadır. Karadeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki illerde sayıca az olmakla birlikte Türkiye’nin her yerinde Aleviler bulunmaktadırlar. Alevilerin sahip oldukları bu potansiyel onları zaman zaman Türkiye siyasetinin de merkezine yerleştirmektedir.
Aleviliğin kökeni genel olarak H.z. Muhammed’in vefatı sonrasında yaşanan gelişmelere dayanmaktadır. Ancak Anadolu Aleviliği ele alınırken İslam öncesi ve sonrası birçok farklı dinsel ve kültürel unsuru da gözden kaçırmamak gerekmektedir. Önce Aleviliğin doğuşuna yol açan gelişmeleri görelim: H.z. Muhammed’in vefatı sonrasında ortaya çıkan kimin halife olacağı sorunu, Alevi-sünni meselesinin ilk tohumlarını atmıştır. H.z. Muhammed daha sağlığında birçok kez H.z. Ali’nin halefi olacağını vurgulamıştı. H.z. Muhammed’in soyu, kızı H.z. Fatima’yı eş olarak verdiği H.z. Ali’den devam etmişti. H.z. Muhammed Mekke’ye Hicret ettiği zaman da ailesine ve işlerine bakmak üzere H.z. Ali’yi yerine bırakmıştı. Üstelik Peygamber H.z. Ali’nin katıldığı hemen hemen bütün savaşlarda onu komutan olarak atamıştır. Bilindiği üzere H.z. Muhammed Veda Haccı dönüşünde (632) Gadiru Hum adlı yerde beraberindeki Müslümanlarla konaklayarak bir konuşma yapmış ve bu konuşmasında kendisinden sonra amca oğlu ve damadı H.z. Ali’nin Müslümanlara önder yani halife tayin olduğunu ifade etmişti. Orada aralarında ikinci Halife Ömer’in de bulunduğu Müslümanlar bundan dolayı H.z. Ali’yi kutlamışlardı. Ölmeden önce Hz. Muhammed “Bana bir kalem ve kağıt getirin size bir vasiyet yazdırayım ki, benden sonra ihtilafa düşmeyesiniz” demiş ancak bu isteği yerine getirilmemiş ve Peygamber vasiyetini yazamadan vefat etmişti. Daha sonra Hz. Ali ve diğer aile üyeleri Peygamber’in defin işlemiyle uğraşırken Ebu Bekir ve Ömer’in de aralarında olduğu ensar ve muhacirin ileri gelenleri iktidar kavgasına başlamışlardı bile.
Bu iktidar mücadelesi Ebu Bekir’in halife olması ile sonuçlanmış, daha sonra sırasıyla Ömer ve Osman halife olmuşlardır. Sonuç olarak bu üç kişinin halifelikleri, deyim yerindeyse Peygamberin Ehli Beytine rağmen gerçekleşmiş, bu nedenle yüzyıllardır tartışıla gelmiştir. H.z. Ali ve H.z. Fatima bu halifelikleri onaylamamakla birlikte, iktidar uğruna gerginlik yaratmaktan da kaçınmışlar, bu haksızlığı sineye çekmeyi uygun görmüşlerdir. Alevi-Sünni meselesinin ilk çıkışı özetlemeğe çalıştığımız bu halifelik meselesine dayanır. Ehli beytin başına gelenler ve bunlardan en önemlisi Kerbela Olayı ise Aleviliğin siyasal ve düşünsel bakımlardan daha da olgunlaşmasına ve Araplar dışındaki diğer uluslar arasında da yayılmasına neden olmuştur. Şimdi bu gelişmeleri görelim: Osman’ın Halifelik dönemi (644-656), daha önce tohumları ekilmiş bulunan bölünmelerin, problemlerin su yüzüne çıktığı bir dönem olmuştur. Halife Osman’ın yönetiminde akrabalarına, yani Emevi ailesine gösterdiği aşırı yakınlık ve valiliklere onları tayin etmesi ve diğer suistimaller ona karşı Irak, mısır, Hicaz ve Suriye’de yoğun bir hoşnutsuzluk duyulmasına yol açmıştır. Valileri halka kötü davranıyor olmalarına rağmen onları koruyucu bir tutum takınmış, sonuçta Mısır, Basra ve Kufe’den yola çıkan gruplar Halife Osman’ın evini kuşatarak onu öldürmüşlerdir (656). Üçüncü halife Osman’ın öldürülmesi sonrası Hz.Ali halifeliği sahabenin ısrarları üzerine kabul etmiştir. H.z. Ali iç karışıklıkların çok yoğun olduğu bir dönemde ve bu karışıklıkları sonlandırmak amacıyla halifelik görevini kabul etmiştir. Daha önce Osman’ın aleyhinde bulunmuş olan H.z. Muhammed’in eşlerinden Ayşe, Talha ve Zebeyr, Hz. Ali’nin halife olması sonrasında onu Osman’ın ölümünden sorumlu tutarak Cemel savaşına yol açmışlardır. Cemel Savaşı Hz. Ali’nin galibiyetiyle sonuçlanmıştır. Hz. Ali bu olaydan sonra Şam’da hüküm sürmekte olan ve kendisine biat etmeyi reddeden Şam Valisi Muaviye sorununun çözümüne girişti. Muaviye, Hz. Ali’yi Osman’ın ölümünden sorumlu tutuyor ve Şam’da bunun propagandasını yapıyordu. Hz. Ali’nin uyarıları sonuçsuz kalınca H.z. Ali ve Muaviye Orduları arasında Siffin Savaşı (657) başlamış oldu. Hz. Ali’nin ordusu savaşı kazanmak üzereyken, Muaviye’nin yakın adamı Amr İbn-ül As’ın, askerlerin mızraklarının ucuna Kuran sayfalarını bağlatarak “Allah’ın kitabı sizinle bizim aramızda hakem olsun” diye bağırtması sonucu Hz. Ali’nin ordusu saldırıyı durdurdu. Bu şekilde Amr’ın hilesi işe yaramış ve iki taraftan hakemler seçilmiş, bir sonuca ulaşılamamıştır. Burada Hz. Ali’nin ordusundan ayrılan bir grup da Hariciler adını almışlardır. Böylece Müslümanlar Hz. Ali yandaşları, Muaviye yandaşları ve Hariciler olmak üzere üçe bölünmüş oluyorlardı. Hz. Ali vefatından önce Haricilere yönelik askeri bir harekat düzenlemiş, önemli bir bölümünü yok etmişti.
24 Ocak 661’de ise H.z. Ali, İbn Mülcem adlı bir harici tarafından uğradığı saldırı sonucunda şehit olmuştur. Bu şekilde Emevi hükümdarı Muaviye iktidara yönelik siyasal amaçlarını ne pahasına olursa olsun elde etmeye uğraşmış, Siffin’de Hz. Ali’nin vefatı sonrası Şam ve Mısır dışında bütün eyaletler Hz. Hasan’a biat etmişlerdi. Muaviye kendi iktidarı için tehlikeli saydığı Hz. Hasan’ı zehirletmekten de çekinmedi.l Muaviye, Ehli beyte ve Hz. Ali yandaşlarına her türlü eziyeti yaptırmış, camilerde H.z. Ali’ye lanet okutmuş ve kendisinden sonra oğlu Yezid’in halife olmasını sağlamak yoluna gitmişti. H.z. Hasan’ın zehirletilmesiyle Yezid’in önünde en büyük engel olarak H.z. Hüseyin bulunmaktaydı. Yezid ilk iş olarak Medine Valisi ve akrabası Velid’e bir mektup yazarak, özellikle Hz. Hüseyin’in muhakkak kendisine uymasının sağlanmasını, bunu reddederse öldürülmesini emrediyordu. Doğal olarak H.z. Hüseyin’in Yezid gibi bir zalime itaat etmesi mümkün değildi. H.z. Hüseyin, Muhammed Hanefi’nin de tavsiyesiyle 4 Mayıs 680 gecesi, bütün aile fertlerin iyanına alarak Mekke’ye gitti. Ayrıca, Hz. Hüseyin’in Yezid’e biat etmediğini ve Mekke’ye gittiğini öğrenen Kufeliler de Hz. Hüseyin’e elçiler göndererek Kufe’ye davet ile kendisini halife olarak tanıyacaklarını bildirdiler. Bunun üzerine H.z. Hüseyin amca oğlu Müslim’i uygun bir ortam sağlamak için Kufe’ye gönderdiyse de Müslim , Yezid’in adamlarınca yakalanarak idam edildi. H.z. Hüseyin Mekke’den Kufe’ye doğru yola çıktığı sırada Müslim öldürülmüştü. H.z. Hüseyin ve beraberindekiler Kerbela’ya geldiklerinde hem susuz bırakılmış, hem de binlerce kişilik ordu tarafından sarılmış durumdaydılar. Yezid’in Kufe valisi Ubeydullah, H.z. Hüseyin’in geri dönmek, Yezid’le görüşmek veya İslam sınırlarından birine gitmek isteklerinden hiçbirini kabul etmedi. Esasen onun görevi Yezid’in emrini yerine getirmek, yani H.z. Hüseyin’i öldürmekti. Çünkü biliyordu ki H.z. Hüseyin yaşadığı sürece efendisi Yezid’e rahat yoktu. Sözde Müslümanlardan oluşan koskoca bir ordu iktidar uğruna kendi dinlerini kuran Peygamberin torununu ve ailesini katletmeye kararlıydı. Nihayet 10 Ekim 680 (Hicri 10 Muharrem 61) günü Hz. Hüseyin son hazırlıklarını yaptı ve Yezid’in ordusuna yaklaşarak hitap etmek istediyse de, bu anlamlı konuşma Yezid’in ordusunu pek etkilemedi. Çok dengesiz bir şekilde başlayan savaşta H.z. Hüseyin’in 23 süvari ve 40 piyadeden oluşan savaşçıları öğleden sonraya gelindiğinde gittikçe azalmış bulunuyordu.
H.z. Hüseyin de bu az sayıda insanla yaya olarak savaşıyordu. Sonunda Simr’in emriyle her yandan hücum edilerek H.z. Hüseyin Şehit edildi. Sonra çadırlar yağma edildi, hasta olan İmam Zeynel Abidin de öldürülmek istendiyse de engellendi. Bu çirkin savaşın en küçük kurbanı ise daha altı aylık bir bebek olan H.z. Hüseyin’in oğlu Ali Asgar’dı. H.z. Hüseyin tarafından şehit olanlar yetmiş iki kişi idi.
Kerbela olayı yüzyıllara damgasını vurmuş bir tarihsel olaydır. Bu olay o zamanki Müslüman memleketleri halklarını o kadar etkiledi ki Emevi saltanatı kökünden sarsıldı.
Kerbela Olayı İran ve Hicaz’da duyulunca halkta Emevilere karşı büyük bir kin oluştu ve isyan hareketleri baş gösterdi. Yezid’in Mekke ve Medine’ye saldırması ise bardağı taşıran son damla oldu. Özet olarak, camilerde H.z. Ali’ye küfür ettirilmesi, önce H.z. Hasan’ın daha sonra da H.z. Hüseyin ve ailesinin ki Peygamberin soyu onlardan devam ediyordu, acımasızca öldürülmeleri, Emevi Hanedanına karşı muhalif bir düşünsel ve siyasal temeli olan bir harekete yol açtı. Bu harekete H.z. Ali yandaşlığı veya Alevilik demek mümkündür.[3]
[1] Ali YAMAN, Alevilik Nedir?, s. 55.
[2] Baki ÖZ, Alevilik Nedir, s. 70.
23 Şubat 2012 Perşembe
BİRİM ÇEMBER
BİRİM ÇEMBER : Merkezi orijinde olan ve yarıçapı 1 birim olan çemberdir.
-1 Cos 1 -1 Sin 1 OAP üçgeninde ; Cos = |OA| = Cos ( +k2 ) ve Sin = |AP| =|OB|= Sin ( +k2 ) x ekseni, Cosinüs ekseni y ekseni , Sinüs eksenidir. Analitik düzlemde trigonometrik fonksiyonların işaretleri Peiyodik Fonksiyonlar : :AB bir fonksiyon olsun. x A için (x+T) =(x) eşitliğini sağlayan bir T gerçek sayısı varsa, fonksiyonuna periyodik fonksiyon, T gerçek sayısına da ’ nin bir periyodu denir. T gerçek sayısının en küçüğüne ise esas periyodu denir. Buradan hareketle; k Z olmak üzere IR için; cos( + k.2) = cos ve sin( + k.2) = sin olduğundan sinüs ve kosinüs fonksiyonlarının periyodu k.2 ve esas periyodu 2 dir. Aynı şekilde; k Z olmak üzere /2 +k ve IR için tan( + k.) = tan k Z olmak üzere k ve IR için cot( + k.) = cot olduğundan tanjant ve kotanjant fonksiyonlarının periyodu k. ve esas periyodu dir. *** ve m tek ise m çift ise *** ve ,
BÖLME İŞLEMİ
Berber Paradoksu nedir
Berber Paradoksu nedir
Klasik paradokslardan biri daha:
Bir berber, bulunduğu köydeki erkeklerden, yalnızca kendi kendini traş edemeyen erkekleri traş ediyor. Berberi kim traş edecek?
Kendi kendine traş olsa; kendisini traş edebildiği için tanıma ters düşecek. Başkası traş etse; o kişi kendi kendine de traş olabiliyor demektir. (bkz Russel Paradoksu)
Birimle İlgili Sorular
Birimle İlgili Sorular
1)X,Y,Z,T fiziksel nicelikleri arasındaki ifade Y biriminin Z biriminin m,X biriminin olması için T birimi ne olmalıdır? A) B)kg-s C) D) E) 2)Aşağıdakilerden hangisi enerji birimi değildir? A)Kalori B)Kilowatt -saat C)Jule D)Kilowatt E)Erg 3)Aşağıdakilerden hangileri güç birimi olarak kullanılır? I-Volt.Amper A)Yalnız I B)Yalnız II C)I ve II D) II ve III E) I,II,III II-Jule/saniye III-Coulomb/saniye 4)Aşağıdaki birimlerden hangisi kuvvet ve yol birimlerine bağlı olarak değişmez? A)Jule B)Kgfm C)Kilowatt-saat D) Erg E) Pascal 5)”Amper .saniye” birimi aşağıdakilerden hangisine eşittir? A)Coulomb B)Volt C)Ohm D)Watt E)Farad 6)Enerji/momentum oranı hangisine eşittir? A)Hız B)İtme C)Zaman D)Kütle E)Konum 7)Hangisi basınç için kullanılmaz? A) B) C) D) E) N.m 8)a=k . eşitliğinde a(N),b(Coul),t(metre) olarak verildiğinde k birimi nedir? A)N . B) N . C) N. D) N . E) N. 9)Hangisi moment birimidir? A) B) N. m C) Joule. m D) E) 10) hangi fiziksel niceliğin birimi olabilir? 11)Aşağıdakilerden hangisinin birimi erime ısısının birimi ile aynıdır? A)Öz ısı B) Buharlaşma ısısı C)Genleşme katsayısı D)Sıcaklık E) Isı sığası 12) oranı Newton dur. X joule olduğuna göre X hangisidir? A) B)Saniye C)Watt D)kg E)Metre 13) hangi fiziksel niceliğin birimidir? A)kuvvet B)ivme C) güç D) hız E)iş 14) Aşağıdakilerden hangileri basınç birimidir? I- II-milibar III- A)Yalnız III B)I-II C)I-II-III D)Yalnız II E)Yalnız I 15)Öz ısının birimi nedir? A) B) C) D) g. cal. E) 16)Kilowatt –saat hangisinin birimidir? A)enerji B)güç C) potansiyel fark D) elektrik yük miktarı E) elektrik akım şiddeti 17)Aşağıdakilerden hangi enerji birimi joule’e eşdeğerlidir? A) kg . B) kg . C) kg . D) kg . E) kg . 18) P, olarak basınç olarak hacim değişimi olduğuna göre P. çarpımı aşağıdaki niceliklerden hangisini verir ? A)güç B) enerji C) basınç kuvveti D) momentum E)esneklik katsayısı 19) I- II- III- ifadelerden hangisi ya da hangileri kuvvet birimi N’nin yerine kullanılabilir? A)Yalnız I B) Yalnız II C) Yalnız III D) I,II E) I,II,III 20)Aşağıdakilerden hangisi güç birimi olan watt eşdeğerdir? A) kg. B) kg. C) kg. D) kg. E) joule.sn 21)m kütle, L uzunluk ve T zamanı gösterdiğine göre hangisi enerjiye eşittir? A) B) C) D) E) 22) aşağıdaki niceliklerden hangisinin birimine karşılık gelir? A) kuvvet B) enerji C)direnç D)güç E) magnetik alan 23)Aşağıdaki birimlerden hangileri basınç birimi olarak kullanılabilir? I- II-Pascal III- 24) birimi hangi niceliğin birimi olarak kullanılabilir? A)iş B)kuvvet C) zaman D)hız E) moment 25) birimi aşağıdaki fiziksel büyüklüklerden hangisine eşittir? A)ohm B) volt C) amper D) N/coulomb E)weber/ 28)jule/watt oranı aşağıdakilerin hangisine eşittir? 29)volt.sn. amper yerine aşağıdakilerden hangisi alınabilir? a)m b)m/s c)m/ d)kg. m/ e)s a)ohm b)jule c)watt d)Newton e)coulomb 30) aşağıdakilerden hangisi momentum birimidir? 31) aşağıdakilerden hangisi ivme birimidir? a)kg. b)gr. c)kg. d)N.m e)m/s a)jule/kg b)N.kg c)jule.m d)N/kg e)jule/m 32) aşağıdakilerin hangisine eşittir? 33) ne birimidir? a)m b)m/s c)jule d)saniye e) m/ a)uzunluk b)hız c)ivme d)momentum e)enerji 34) aşağıdakilerden hangisi volt yerine kullanılabilir? 35) I- II- III- a)N/C b) c) d)kg/ e) yukarıdakilerden hangisi elektriksel alan birimi yerine kullanılabilir? 36) ) aşağıdakilerden hangisi ivme birimidir? 37)watt/Newton aşağıdakilerin hangisine eşittir? a)m/ b)cm/ c) / d) e)km/h a)kuvvet b)hız c)ivme d)enerji e)güç 38) aşağıdakilerin hangisinin birimidir? 39) ) aşağıdakilerden hangisi yerçekimi ivmesi ola- a)enerji b)kuvvet c)ivme d)güç e)hız rak kullanılabilir? a)jule.kg.m b)kg/jule.m c)j/kg d)jule.m/kg e)m/kg.jule 40) aşağıdakilerden hangisi enerji birimi olan jule 41)aşağıdakilerden hangisi akım şiddeti birimidir? eşdeğerdir?(1984-ÖYS) a)kg.m/s b)kg. m/ c)kg. d) e) I-coul/s II-volt/ohm III coul/ 42) aşağıdakilerden hangisi ya da hangileri mağnetik 43)N. m/s birimi aşağıdakilerin hangisine eşittir? alan birimi Wb/ yerine kullanılabilir? a)güç b)enerji c)itme d)kuvvet e)ivme I-N/amper.m II-kg.s/coul III-volt.s/ 44)kilowatt-saat birimiyle ne ölçülür?(79-ÜSS) 45) aşağıdakilerden hangisi N/kg yerine kullanıla- a)enerji.zaman b)güç c)enerji/zaman d)güç/zaman e)enerji bilir? a)kg.m/s b)kg. m/ c) m/s d) m/ e)jule 46)kg.m/dak birimiyle verilen bir niceliğin gr.cm/s birimiy- 47)1000.dyn/ ile verilen bir büyüklük kaç N/ olur? le belirtilmesi için hangi sayıyla çarpılması gerekir? a)60 b)1/6. c)6. d)1/6. e)6. a) b) c) d)1 e) 48)watt/jule .coulomb ifadesi aşağıdaki niceliklerden han- 49)N.m/amper ile belirtilen nicelik aşağıdakilerden hangisidir? gisini verir? a)akım b)volt c)direnç d)el.yükü e)enerji(jule) a)mağnetik akım b)mağnetik alan c)indüksiyon emk d)enerjie)sığa 50)j/coulomb birimi ile ölçülen büyüklük nedir? 51)watt.s/coul ifadesi aşağıdaki niceliklerden hangisine eşittir? a)el.enj. b)gerilim farkı c)mağ. Akım d)mağ.kuv. e)el.alanı a)akım b)direnç c)gerilim farkı d)sığa e)ısı enj. 52)f,Newton olarak kuvvet, 53) aşağıdakilerden hangisi volt olarak potansiyel farkı verir? μ,kg/m olarak boyca yoğunluk olmak üzere a)N.s/coul b)watt.s/coul c)amper.s/coul d) .Ω/N e)J.m/ işlemi neye eşittir? 54)E=h.V aşağıdaki niceliklerden hangisine eşittir? a)enerji b)güç c)zaman d)hız e)akım a)enerji b)güç c)momentum d)foton enj. e)zaman
Arnauld Paradoksu Nedir
Arnauld Paradoksu Nedir
Herkes bilir ki;
· · (Büyük Sayı / Küçük Sayı) ¹ (Küçük Sayı / Büyük Sayı) dır.
(5 / 2) ¹ (2 / 5) gibi
Ancak negatif sayılar bu kuralı bozar:
(3 / -3) = (-3 / 3)
Ayrıca;
· · (Büyük Sayı / Küçük Sayı) > 1 dir.
(4 / 3) > 1 gibi
Yine negatif sayılar için kural ihlâl edilir:
(3 / -1) < 1
Bu durum, matematikçi Arnauld'a mantıksız geldiği için negatif sayıların olmadığına hükmetti.
1 kg = 1 ton ¿?
1 kg = 1 ton ¿?
1 kg = 1000 gr.............(1)
2 kg = 2000 gr.............(2)
(1) ve (2) çarpılırsa:
2 kg = 2.000.000 gr
2 kg = 2.000 kg.............(2.000.000 gr = 2.000 kg)
2 kg = 2 ton..................(2.000 kg = 2 ton). Dolayısı ile,
1 kg = 1 ton
Bütün Sayılar Eşittir Paradoksu nedir
Bütün Sayılar Eşittir Paradoksu nedir
a ve b birbirinden farklı herhangi iki tamsayı ve c de bunların farkı olsun:
a-b=c
(a-b)(a-b)=c.(a-b)..............................her iki tarafı (a-b) ile çarptık.
a²-2ab+b²=ac-bc...............................parantezleri açtık.
a²-2ab+b²-ac=-bc.............................ac yi sol tarafa attık.
a²-2ab-ac=-bc-b²...............................b² yi sağ tarafa attık.
a²-ab-ac=ab-bc-b².............................2ab nin birini sağ tarafa geçirdik.
a(a-b-c)=b(a-b-c)..............................a ve b parantezine aldık.
a=b....................................................(a-b-c) ler sadeleşti. (2+2=5 Paradoksunun benzeri)
Bir Kökün Derecesini Genişletme Veya Sadeleştirme
Bir Kökün Derecesini Genişletme Veya Sadeleştirme
Bir köklü ifadede, kök kuvveti ve kökün içindeki ifadenin üssü, uygun bir sayı ile çarpılabilir veya bölünebilir. k Z+ olmak üzere an = an.k = an/k Örnekler: • 32 = 25 = 2 • 3 = 32 = 9 • -2 = -2 = -24 = -16 • (-2)6 = 26 = 26 = 2 dir. Soru-5 x = 2 , y = 3 , ve z = 5 sayılarının büyükten küçüğe sıralanışı nasıldır? Çözüm X, y ve z sayılarının yaklaşık değerini bilmek zor olduğundan, kök kuvvetleri eşitlenerek kök içindeki sayılar karşılaştırılabilir. Buna göre: x = 2 = 26 = 264 y = 3 = 34 = 81 z = 5 = 53 = 125 ve 1258164 olduğundan zyx tir.
22 Şubat 2012 Çarşamba
Birinci dereceden bir bilinmeyenli denklemler
Birinci dereceden bir bilinmeyenli denklemler
ve a 0 olmak üzere ax +b=0 şeklindeki eşitliklere birinci dereceden bir bilinmeyenli denklem denir. Denklemi sağlayan x sayısına denklemin kökü, bu kökün oluşturduğu kümeye çözüm kümesi denir. ax+b=0 ise sayısı denklemin köküdür. Çözüm kümesi: Ç= olur. Örnekler: 1) 6x +12 =0 denkemini çözüm kümesini bulunuz. Çözüm: 6x+12=0 6x= -12 x= x=-2 Ç= olur. 2)-5x + 6 + x = 1 –x + 8 denkleminin çözüm kümesini bulunuz. Çözüm: -5x+ 6+ x =1 –x +8 -4x + 6 = -x + 9 -4x +x = 9-6 -3x=3 x= -1 Ç= 3) denkleminin çözüm kümesini bulunuz. Çöm: denklemde paydası eşitlenir: 4) x-{2x-[x+1-(3x-5)]} = 3 ise x kaçtır? Çözüm: [x+1-3x+5] [-2x+6] {2x+2x-6} x-4x+6 = 3 -3x = x= 1 Sonuç: 1 5) 9(1-2x) – 5(2-5x) = 20 denkleminin çözüm kümesi nedir? Çözüm: 9(1-2x) – 5(2-5x) = 20 9-18x-10+25x = 20 7x-1= 20 7x = 21 x = 3 Sonuç: 3 6) x 2 x 1 ----- + ----- = ----- + 1----- denkleminin çözüm kümesi nedir? 3 5 5 3 Çözüm: x 2 x 4 ----- + ----- = ----- + ----- 3 5 5 3 (5) (3) (3) (5) 5x+6 3x+20 ------- = ------- = 5x + 6 = 3x+20 15 15 2x = 14 x = 7 Sonuç: 7 7) Kendisine katı eklendiğinde 72 eden sayı kaçtır? Çözüm: = 8) 2x+5=1 ise “x” kaçtır? Çözüm: 2x = -4 x = -2 Sonuç = {-2} 9) Toplamları 77 olan iki sayıdan birinin 3 katı, aynı sayının 4 katıyla toplamına eşittir.Bu Sayıların Küçük Olanı Kaçtır? Çözüm: 3x+4x = 77 7x = 77 x = 7 3x = 33 Sonuç = {33} 10) Bu denklemdeki x’ in değerini bulunuz. Çözüm: x = 5 Sonuç = {5} 11) “x” in değerini bulunuz. Çözüm: - 45 = 5x-35 5x = -10 x = -2 Sonuç = {-2} 12) “x” in değerini bulunuz. Çözüm: 3x-5 = -20 3x = -15 x = -5 Sonuç = {-5} 13) denklemini ve koşuluyla x’i bulunuz. Çözüm x=-1 fakat (x 1 ve x koşulundan dolayı Ç=Ǿdir 14) için x ’in değeri kaçtır? Çözüm x=3 (x 3 koşulundan dolayı ) Ç=Ǿdir
BİR KARMAŞIK SAYININ KÖKLERİ
BİR KARMAŞIK SAYININ KÖKLERİ
n bir pozitif tamsayı, W ve z birer kompleks sayı olmak şartıyla ; Wn = z şartını sağlayan W sayılarına z’ nin n’ inci kuvvetten kökleri denir. Standart biçimde verilen karmaşık sayı önce kutupsal biçimde yazılır ve açısına mutlaka 2k ibaresi eklenir. Daha sonra kökleri alınır. k = 0, 1, 2,... ,( n – 1 ) Burada k’ ya verilebilecek her tamsayı değeri için bir kök ortaya çıkar. Ancak bu köklerin n tanesi birbirinden farklıdır. Farklı olan bu değerler z1 , z2 , z3 ,...., zn-1 sayılarına karşılık gelir. SORU değerleri nelerdir? ÇÖZÜM k = 0 için k = 1 için
2. Süleyman Ve 2. Ahmed Dönemi Deniz Harekâtları
2. Süleyman Ve 2. Ahmed Dönemi Deniz Harekâtları
Sultan 4. Mehmed'in yerine padişah olan, bir küçük kardeşi 2. Süleyman devlette devamlılığın gereği faaliyetlere ve başarı aramağa gayrete devam edilmekteydi. Osmanlı deniz gücü daha yukarıda bildirdiğimiz gibi denizcilikten yetişmişlerin idaresine teslim olunduğunda grafik başarı çizgisini gösteriyor kara savaşçılarına terk olunduğunda sıkıntılar başlıyordu. Takvimler 1688 yılını gösterdiğinde, Venedik Doç'u ölmüş ve bu devletin idaresini deruhde eden Senato, Amiral Françesko Morosiniyi sergilediği hizmet hasebiyle Doç olarak seçme kararıaldı. Ancak böyle değerli bir amiralin doç göreviyle taltifini donanma bir kayıp olarak niteleyeceğinden, vaziyeti göz önüne alan senato Morosini arzu ettiği takdirde, başkumandanlık selahiyetini vermişti. O da, he-mence Ağnboz (Eğriboz) Adasına gözünüdikmiş, ancak yaptığı saldırılar sonunda, ademî muvaffakiyete uğramıştı. İ/ekim/1688'de, Eğriboz önlerinden çekilmekte olan Morosini belki de ağlıyordu..
Bu sırada kara muharebelerindeki neticeler yüz güldür-mezken, donanma da savunma donanmasına dönüştüğünden, olsa olsa müdafaadaki başarılar söz konusu olabiliyordu. Bu bakımdan; deniz savaşlarının getirişi olan mâli ganimetlerin kesilmesi, devlet hazinesinin de artık zaafa uğramak gibi hâle düşmesinin sebeblerinden birini teşkil ediyordu. Donanmamız; 1689'da biri Ege denizinde, diğeri Tuna nehrinin içinde oimak üzere iki cephede vazife görmekteydi. Kapdanıderya, altı tane kalyon, yirmi çektiri ve oniki firkateynle Eğeye açılırken, Bıyıklı Ali Paşa da Tuna Nehrinde vu-kubulan savaşlara katılabilmek için Vidin Muhafızı Hüseyin Paşa ile birleşip Tuna Nehrindeki stratejik noktaları savunmaya çalışacaktı.
Sultan 2. Süleyman; Bıyıklı Ali Paşayı görevden alıp, yerine Mezamorta Hüseyin Paşa'yj kapdanıderya yaptı. Takvimler bu sırada 4/ocak/169Ü'ı ve Mezamorta Hüseyin Paşa, kapdanıderya'lığa Cezayir Beylerbeyi iken bu göreve getirilmişti. Cezayir ahalisi Mezamorta'yı sevmeyip, ne Beylerbeyliği ne de kapdanıderyahğına taraftar değildiler. Onlar bu vazifeyi, Tunus Beylerbeyi Hamamcı Mustafa Ağanın tâyini istemekteydiler. Padişah otuzbeş gün sonra Mezamorta Hüseyin Paşayı azletti, ancak MustafaAğayı kapdanıderya yapmayıp, eski kapdanıderya İbrahim Paşayı yine aynı göreve nasb etti. Donanmanın Tuna filosunu da, Mezamorta Hüseyin Paşaya teslim etdi. ibrahim Paşa ise, hemen on tane kalyon yapılması için emir yayımladı. Bunların üçünü İstanbul, yedisini de Karadenizdeki tersaneler inşa edecekti. Takvimler 1690 yılını gösterirken, Fâzıl Mustafa Paşa; tanzim ettiği kara birliklerini sefere götürdüğünde çok daha fazlaca randıman elde etme şansı buldu. Bu kara askeri İle onsekiz günde Niş Şehrini ele geçirmiş, zamanı uzatmadan, Belgrad'ı istirdat etmiş olduğunu yukarıda yazmıştık. Belgrad'ın alınmasında, Mezamorta Hüseyin Paşa, emrindeki Tuna Filosuyla bu armada da, dört kadırga, dört firkateynden müteşekkildi, hayli faydalı olmuştur. Şunu hemen söyleyelim ki; denizlerin kontrolü kimin eline geçmişse, o millet bir adım öndedir.
Bu bakımdan; ibrahim Paşa Akdenize açılmak mecburiyetinde oluşu, ordu-yu hümayuna yardıma gelmek üzere Mısır'dan gemilerle yola çıkacak bölge askerinin yol emniyetini sağlamak için, düşman tasallutundan korumak münasebetiyle, bilhassa İskenderiye ile Rodos arasında Venedik saldırısına açık bölgeyi asker yüklü gemilerin selâmeti için güvende tutmak mecburiyetine kilitlenmişti.
Nitekim; İbrahim Paşa, pek büyük gemilerle nakledilen söz konusu askeri, Rodos'tan çok daha süratli giden kadırgalara almak suretiyle İstanbul'a götürmüş böylece hayli pratik bir işlem gerçekleşmişti. Fâzıl Mustafa Paşanın verdiği emir üzerine Mezamorta Hüseyin Paşa Ali Paşa ile birlik olmuş Vidin, Orşuva ve Feth-i İslâm kalelerimde istirdat etmişlerdi. Deniz mevsiminin sona ermesi üzerine İstanbul'a gelen Mezamorta Hüseyin Paşa, padişahla görüşmüş ve bu görüşmede açıkça padişaha, Venediklilerle uğraşmak böyle sekiz kalyon ile yürümez dedikten sonra çok daha fazla kalyon yapılması teklifini ileri sürmektende içtinab etmedi. Osmanlı deniz kuvvetlerinin gemi bakımından olsun, bahriyeli yetiştirme hususundaki kısırlığı, açık deniz âleminde hükmümüz açısından pek önemsenir halde olmamamıza sebeb olmuştu Venedik; Osmanlı kıyı savunmasına dâir bilgiler için casuslarını görevlendirdi.
Bu casuslar; Avlonya'da pek az Osmanlı gücü bırakıldığını haber vermişlerdi. Bu bilgiye istinaden, Amiral Kornam Av-lonya'ya yaptığı ani bir gece baskınında, şehri ele geçirdiği görüldü. Draç üzerine hücuma geçen bu amiral, Draç'ın müthiş savunması karşısında şaşıp kalmıştır. Peşinden yaptırdığı tahkikat sonunda Draç'ın düğüm noktalarının, güçlü bir yapı içinde olduğunu öğrenmiştir.
Bilindiği gibi, 2. Süleyman 1691 yılında Hakk'ın rahmetine kavuşmuş ve yerine kardeşi 2. Ahmed Osmanlı tahtına oturmuştu. Yukarıda bahsettiğimiz deniz ile ilgili safahatın, bu döneme aid olduğunu ayrıca belirtmeğe lüzum olmadığını düşünüyorum ve bu ifadeden sonra tafsilatına geçeceğimiz deniz hareketlerininde 2. Ahmed dönemine aid olduğunu tebarüz ettirmeye, ayrıca gerek görmüyorum.
Tuna filosunun; Mezamorta Paşa komutasındaki mühim hizmetlerini yukarıda arz eylemiştik, bu filo iyi idare olunduğunda muhakkak faydası namütenahi olabilirdi. (Nitekim; Ali Paşa'nın komutan olmasından hemen sonra filoya Tetel Kalesinin istirdadı görevi verildi. Tuna filosu levendlerine, Meh-med Reis adlı hemdenizci hem de levendlikten yetişme idare kudretine hâiz bir komuta ediyordu. Bu filo Belgrad istikametinde hareket ederek yukarı doğru seyir etmiş ve bahse kaleyi feth için Avusturya kuvvetlerine saldırmış ve sonunda onları mağlup etmiş kaleyi de istirdad etmişti. Deviet ricalinin birbirini geçmek üzere, yarışma içinde olması, muhakkak devletimizin lehine bir durumdur. Osmanlı İslâm devleti, bin yıldır kılıcı olduğu din-î islâmın mübeşşirinin, "hayırda yarışınız" tavsiye-i peygamberisine uydukları takdirde yarışın tabiiki ülke lehine neticeler vereceği şüphesizdir fakat bu yanşa; şer'l şerife mugayir, yalan, entrika ve iftira sokmaya çalışanlar hem ağır bir günahın akıbetine kendilerini hazırlamalılar hem de, bu haksız rekabetin kendilerine aetireceği başarısızlığa mahkûm olmalarını bilmeleri gerekirdi. Ne var-ki; rekabetin böylesine müsbet tarafını tutmak gerekirken, menfiyatı tercih yolunu seçenler, Tuna Filo komutanını padişaha askerin disiplinini bozuyor töhmetiyle fitlediler. Bunu ileri sürenler böyle bir suçlamanın ağırlığını düşünmüşler, ancak Ali Paşa'nın böyle bir işlem içinde olmayacağını bildikleri bir vakıadır. Ne var ki maksat, Ali Paşa'nın yükselen trendini durdurmak olduğuna göre doğruyu bilmenin ne önemi olabilirdi? Padişah böyle bir suçlamayla itham olunan kimseyi savunmak yerine görevi Mustafa Reis adlı birine ihale ediverdi. Avusturya orduları kurmayları, Tuna nehrini bir ikmâl yoluna dönüştürmek için daha önceden kararlaştırdıkları 800 adet, nehir teknesi denen, altları düz olarak yapılmış büyükçe kayıkları malzeme doldurarak Salankamen mevkiine geldiler. Mustafa Reis; bizim askeri kuvvetlerimize yardım götürürken bu Avusturya teknelerini görmüş ve üstelik savaş malzemesiyle dolu idi.
Mustafa Reis, gördüğü bu teknelerin üzerine çullanmak için dakika kaybetmedi. Yaptığı hücumda bîr haylisini batırdı. Kimini âteşe düşürdü, bir çoğunu da esir aldı. Bu yüzden birliklerimizin eline geçen çeşitli ihtiyaçları karşılıyacak ikmal malzemesi çokçok miktarda idi. 19/ağustos/1691 'de, yukarılarda anlatmaya çalıştığımız gibi Ordumuzun galibiyet ibresiyle buluştuğu esnada, Fâzıl Mustafa Paşanın o mübec-cel alnına isabet eden hâin kurşun, sadece veziriazamı değil, gülümsernekte olan zaferi de, elimizden alıp götürmüştü. Ordumuz bozulmuştu; böylece Mustafa Reisin getirdiği takviye malzemesini verebileceği veya onu kullanabilecek, bir güç ortada görünmüyordu.
Reis, gemilerden malzemenin tamamımda çıkaramaması-na rağmen ziyan olmasın diye bu malzemeyi Belgrad'a geıi götürmüştü. Bu geri götürme işi mi? Yoksa görevden aldığı Ali Paşa hakkında kanaatini değiştirecek bir dönemimi buldu, bilemiyoruz amma Ali Paşayı yeniden Tuna Filosu riyasetine tâyin etmişti. Ali Paşa; kurulan siyasi entrika sonunda görevden olduğu gibi değeri daha sonra anlaşıldığından yeniden vazifeye dönmesi doğrunun yardımcısının Allah (c.c) olduğunun bir misâlidir. Amma öyle fırıldıklar olur ki, fitneye hedef olan mazlum olarak ahirete bile intikal eder ki, bu da takdir-i hüdâyı ezelidir. İşte bu Ali Paşa, görevine avdet etmesi sonucunda birliklerimize hem muharip olarak fiilen yardım edecek hem de ikmâl hususunda, Tuna'yı en istifadeli şekilde kullanmamız için aldığı vazifeleri icra edecekti. Bu arada Avusturyalıların, Erdel'e daha kestirme yoldan geçebilmek için bir köprü yaptıklarının haberini aldığında, hemen o tarafa koşup, burada biriken düşmanı saldırısıyla perişan eyledi ve peşinden, düşmanın yaptığı köprüyü yıkmak suretiyle, Avusturyanın emellerine büyük bir darbe vuruken, görevde liyakatini bir defa daha, ispata muvaffak oldu. Bunun sonucunda da deniz galibiyetlerinin dolaylı olarak, kara savaşlarına büyük yardım sağladığını da belirtmeden geçemeyeceğim. Ama yine de, Ali Paşanın Eğriboz muhafızlığına atandığını, Helvacı Yusuf Paşanın 16/ocak/ 1692'de kapdan-ı deryalığa getirildiğini görüyoruz.
Bu saraydaki bardaklarda ve kurnalarda su görerek yetişmiş, Helvacı Yusuf Paşa, Kaptan paşa'ya tahsis edilmiş eyalet vergilerinin toplanmasında, en başarılı tahsildar dense yeri olan, bir kimsedir. O, ne yeni gemiler yapımına ne de le-vendlerin eğitimlerine önem verdi, ha şu unutulmamalı ki, korsanların üzerine gitmeye önem verdi. Bu dönemde birbirinden ayrı olarak ağıza alınması kabil olmayan iki kelime vardı. Bunun ilki Çanakkaleboğazi, diğeri ise Venedik idi. Bu iki kelimeden biri anıldığında, derhal öbürü yanında yer alıyordu.
İşte Helvacı Yusuf Paşa Paşa donanmanın başında Çanak-kaleboğazına geldiğinde, küçük bir filoyu yolladı ve Venedik Donanmasının hangi sularda olduğunu keşfettirdi. Sonra da; ona hiç görünmeden, vergileri bu donanmadan da bahsetmek suretiyle, daha kolayca toplama yolunda kullanmaktan imtina etmedi. Böyle bir kapdanıderyanın başında olduğu donanmayı hümayun, ülkenin hangi denizinde, kâğıttan bile olsa sandal yüzdürmemizi sağlayabilir?
Amma iş sadece kılıçda olmadığı, o kılıcın kabzasını tutan elin miyarının önemi olduğu insanlık âleminin tecrübeli fertlerinin, kabul ettiği gerçeklerdendir. Vergi toplama tutkusuyla muttasıf, Yusuf Paşa, Rumeli kıyılarımızda âlîkıran başkesen olan, Çaylak Yorgi adını taşıyan bir korsanın, bilhassa Pira-veşte de ahaliye, büyük bir zülüm getiren hareket içindeydi ve bu Yorgi'nin beş fırkateyn'den kurulu korsan filosu, korsanlığını devam ettirmekteydi.
Yusuf Paşa, üç firkateyn ile beş çektiriden, meydana gelen küçük bir deniz birliğinin başında İstanköylü Mehmed Bey'i vazifelendirdi. Mehmed Bey, Çaylak Yorgi'yi bulunca onunla sert bir savaş yaptı ve içlerinde Yorgi'de olduğu halde, dört gemisini esir alarak Yusuf Paşaya getirip teslim etdi.
Morosini'nin; Venedik Doç'u olması sonrasında, kafasını ilk taktığı yer, Girid Adasını almak olmuştu. Bunda muvaffak olduğu takdirde, Ege ve Doğu akdeniz sularında Venedik döneminin eski şaşaasına dönmesini başarmış olacaktı. BÖyie bir kararı uygulamanın startıda, Girid'in, Hanya Kalesi önlerinde Venedik ile Papa filolarının yanında, Floransa ve Malta filolarını bir araya getirmek suretiyle verilmiş oldu. Bu start sonunda ilk saldırı olarak 1692'de, Hanya kalesi yanındaki Top limanına asker çıkararak, burada karaya ayak basan askerleri, Hanya'ya doğru yürüyüşe geçirdiler. Buna karşılıkda, deryakaptanı'nın stratejik düşünceden mahrum yönetim anlayışı, istihbaratsızlıkla ve temkinli olma gibi, mühim unsurlardan bihaberâne, tatbikatlı olunca Girid önünde bulunmayı akıl edemediği gibi, Venediklilerin Suda limanına sokulmalarına müsaade etmemeside gerekirdi!
Heyhatki heyhat! Hanya kalesinde bu sırada binbeşyüz kişilik bir savunma askeri bulunuyordu ve bunların başında da; Ispanakçı İsmail Paşa bulunmaktaydı. Kandiya kalesinin muhafızlığı da, Fındık Mehmed adlı bir zâtın elindeydi. En yakın yardım istenecek olan Fındık Mehmed'e haber uçuran, Ispanakçı İsmail Paşa, kapdanıderya'ya da haber göndermeyi ihmal etmedi.
Bu haber Helvacı Paşa'ya ulaştığında, yapması gereken derhal donanmayı hümayunun taarruza uğrayan yere, en yakın olan gemilerini göndermek olduğu gibi ana donanmayı da, lâzım gelen tertibatı da almak üzere tedbirlere tevessül olunması İcâb etmesine rağmen, onun yaptığıysa, vak'ayı padişaha bildirmek oldu. Allah'dan padişah hemen meseleye el koyup, Şaban Ağa komutasında ikibin yeniçeri, malzeme ve mühimmat göndermeyi emrederken, cebecilerden bin kişiyi topçulardanda beşyüz kişiyi, kapdanıderyanın gemilerle Girid'e götürmesi hakkında emir verdi.
Ayrıca Mezamorta Hüseyin Paşayada, İskenderiye limanından, bin kişilik savaşçı asker alıp Girid Adasına gitmesini de bildirmesi büyük bir isabetdi. Bununda dışında Venediklilerin eteğini tutuşturmak içinde bunların Mora Yarımadasındaki topraklarına, bir kara savaşı açarak çelme hareketi "başlattı. Mora'daki; Venedik toprakları üzerine açılan, kara savaşını padişah, Mora seraskeri Halil Paşa ile Eğriboz ve Yanya Sancak beyleri Ali Paşa'ya verdi. Halil Paşa'nın buradaki savaşları bir seri halinde devam ederken, başarılı neticeler verdi. Ancak; deniz tarihi ile ilgili kaynaklarımızdan olan merhum Büyüktuğruî'un, buradaki savaşların, Girid'deki muharebelere bir faydası olmadı, nazariyesi hakkında da bir çift laf söylemeden geçemeyeceğiz. Merhum amiral; demekteki; ".. Giridadasındaki; Hanya kalesi muhafızları, düşmanlarının üstün bir teknik kullanarak oradan buradan kale duvarlarını delmelerine rağmen cedlerine yakışır tarzda cesaretle dÖ-ğüştüler. Venedik kuvvetlerini yenilgiye uğrattılar." Biz de deriz ki; eğer padişah; Mora'daki Venedik topraklarına karşı bir savaş açtırmasaydı, Venedikliler bütün güçleriyle Ada üzerine çullanabilirdi. Bunu önleyen de, Venediklilerin üzerine, Mora topraklarının üzerine açılmış seferdir. Bu seferin açılması, Venedikle ortak hareket eden diğer ortaklarda da, bize de bir savaş açılabilir düşüncesi saptamıştır. Böylece de Girid'deki saldırılan birnev'i taciz hareketi olarak kalmıştır. Hiç değilse bu safhada böyle kalmıştı. Girid Adasındaki Osmanlının, saldırıları önleme başarısı Mora yarımadasındaki Venedik topraklarının, beldelerinin, Halil Paşanın saldırıları sayesinde, Girid üzerindeki Hanya Kalesi cihetine yapılan saldırıların, arkasının gelmemesini temin ettiği gibi Venedik senatosu Osmanlının Mora üzerindeki harekâtının, kendi üzerinde tevlid ettiği üzüntüyü yeni doçları amiral Françesko Morosiniye, donanmanın başına geçip de her iki cephedeki durumu düzeltmesini istemişlerken, 1692 yılında Tuna nehrindeki Tuna filomuz, Avusturya cephemize, ikmal yapmaya devam etti. Avusturyalıların; bu sırada nehir üzerinde faaliyet göstermemesi, koskoca mevsimi savaşsız geçirmemize böy-lecede bize yaradığını söyleyebiliriz.
Öte tarafdan filomuz, kara cephemize bol miktarda asker, cephane ve malzeme taşımakla vakti değerlendirdi. 1693 ve 1694 senelerine dâir deniz harekatını Venedik Doç'u Françesko Morosinİ 25/mayıs/1693'de donanmasının başına geçti ve ilk kararı da Osmanlı tarafının Girid Adasına ve Mo-raya malzeme göndermek hususunda denizlerden istifade etmesini menetmeye çalışmak şeklinde verdi. Böyle bir görevi Çanakkaleboğazının girişini tutmak ve Cezayir beylerbeyliğine bağlı kalyonların Osmanlı donanmasını takviye etmesine mâni olmak, şeklinde düşündü ne zaman, garb ocakları da denen, Cezayir beylerbeyliği kalyon filoları, donanmay-ı hümayuna iştirak etmişse Venedik donanması Osmanlılar karşısında mağlub olmaktan kurtulamamışlardı.
Bu hususu; Osmanlı devlet adamları bir türlü anlayamamışken, Venedik Doç'u Françesko Morosinİ İse, hiç hatırından çıkarmamaktaydı. Morosinİ; Çanakkaleboğazı önüne gelirken, Mora yarımadasındaki Halil Paşa ise, Venedik'e aid kaleleri hemen hemen ele geçirmekteydi ki bu yakın tehlike idi. Savaşlarda yakın tehlike; önlenmesi ilk husus sayıldığından, Amiral Morosinİ kurmaylarından gelen Çanakkaleye değil, Mora'ya varıp orayı kurtaralım teklifini uygulanır buldu hemence, Nidra ve Psara Adalarını elimizden aldı ve peşinden de Korent Körfezine daldı. Allahdan; Françesko Morosi-ni, 1693 yılı son aylarında eceliyle ölmesi üzerine Venedikliler, aynı değerde bir komutan bulamadıklarından savaş düzenlerinde, değişiklik yapmak mecburiyetinde kaldılar ve yeni seçilen Doç, Sakız Adasını almak sureti ile İzmir'e doğru giden deniz yollarını da kontrol etmek gibi başka bir stratejiyi benimsemişti. Ayrıca Sakız; Girid Adasına sevkedecekleri takviye birlikleri için Osmanlılar tarafından, bir çeşit iskele olması, Sakız'ın, savaş stratejisi içinde Venediklilerce görülmesi yanlış bîr seçim sayılmazdı. İşin başkacabir yönünü de, târihi hakikat bakımından ortaya koymakta ne derece doğrudur tahkike muhtaçsa da, merhum amiral Büyüktuğrul, İs-tanköy, Midilli ve Bozcaada ahalisinin Osmanlı devletinin bu adalara gönderdiği muhafız birliklerinin yönetiminden, hiç de hoşnut olmamışlardı. Sakız halkı, öteki adalarda ki ahalinin de başında geliyordu.
Sakız ahalisi; evvelâ padişaha, temsilciler yollamış ve yeniçerilerin ahaliyi rahat bırakmadıklarını evlerini yağma et-tiklerini ve de, ailelerine saldırdıklarından şikâyet etmişlerdi. Bu şikayetin sonunda da, Osmanlı devletine sadık kalacaklarını bildirmek suretiyle, Sakız Adasının kendileri tarafından yâni, Sakız ahalisinin idaresine, bırakılmasını rica etmişlerdi. Osmanlı devletine de asla ihanet etmyeceklerine, namusları üzerine yemin ederek teminat vermişlerdi.
Padişah Sultan 2. Ahmed, bu sözlere inanmış ve yeniçerileri yavaş yavaş Sakız Adasından çekmeye başlamıştı. Aslında da Osmanlı muhafız kuvvetlerinin Ada halkına hiçbir zulüm ve saldırı hareketleri olmamıştı. Ada halkı bu büyük iftirayı, adadaki savunmayı zayıflatmak için yapmışlardı nitekim savunma zayıfladığında adanın Venedikle bağlantıları kuvvetlenmişti. Sonunda da Ada, Osmanlı Devletinden koparılıp, Venedik'e bağlanması hususunda senatoda kara alınmaya kadar gitmişti. Venedik donanmasıda 115 parça kalyon ve çektiriyle, 8/eylül/1694 günü Sakız Ada'sının önüne-geldi.
Gemilerde 20 bin kişiye varan, bir çıkarma birliği bulunmaktaydı. Ada muhafızı Hasan Paşa; bu büyük kuvvete karşı savunmayı kale de bulunan sadece, 1170 askerle başarmak zorundaydı. Bu kuvvetlere; kapdanıderyanın 2 bin kişilik le-vend kuvvetleride eklenmiş bulunuyordu. Venedikliler çıkarma işlemini 9/eylül günü başlattı. Askerler karaya çıkarken aemilerin topları kaleyi çok sıkı bir ateş salvosuna tutmuşlardı. Hasan Paşa sadece 350 askerle yaptığı karşı saldırı ile Venediklileri; zor duruma düşürmüştü. Bu cesur saldın karşısında Venedikliler belkide askerlerini gemilere bindirip, Sakız Ada'sından uzaklaşacaklardı.
Ancak Adanın hristiyan ahalisi, silaha sarılıp Osmanlılara ihanet etmeleri, Hasan Paşanın başarıyı tamamlamasına engel oldu. Hristiyan ahali silaha sarılıp vede çeteler kurmuş Hasan Paşanın kuvvetlerini arkadan tehdit etmeye başlamıştı. Osmanlı ailelerini yakalayıp götürmeleri, evlerini yakmaları, kadınlara saldırmaları, askerimizin kuvvei mâneviyesini hayli bozmuştu. Venedikliler; ertesi günde karaya onbeş kadar top çıkardılar içkaleyi çok yakın mesafeden tehdit etmeye başladılar. Hristiyan halk, bu arada da yakaladıkları müs-lümanlan, Venediklilere teslim etmişlerdi. Yıllarca komşuluk yaptıklarını hiç düşünmeden ölüme atı vermişlerdi.
Venediklilerin; Sakız Adasını muhasarası sekiz gün sürdü. Kale içindeki binalar yıkılıp yakıldığı gibi, kale duvariarında-da insan kitlelerininde kolayca girip çıkabilecekleri büyük delikler açılmıştı. Böyle ağır bir durumda bin kadar Osmanlı askeri 20 bin Venedik askeri vede topçusuna karşı durmak zorunda kalmıştı. Venedikli komutan; bu ağır durumu bildiği içinde son saldırıdan evvel bizimkilere, kaleyi teslim etmelerini teklifetdi. Ada'da sürgün olarak yaşayan eski şeyhülislâm da, teslim olmanın yerinde bir hareket olacağına dâir fetva verdi. Böylece; Hasan Paşa kale'yi, Venediklilere teslim etti. Venedikliler teslim şartları içindeki madde icabı, ada'da-ki Osmanlı askerini İzmir'e götürürlerken, Sakız Adaşımda tamamen işgale muvaffak oldular. Bütün bu olup bitenler cereyan etmekteyken, Helvacı Yusuf Paşa komutasındaki do-nanmay-ı hümayun, Çanakkale şehri önünde demirli oiarak yatmaktaydı. Sakız Ada'sınmda, işgaiedilmek üzere olduğu haberini alan, Mezamorta Hüseyin Paşa'nın kapdaniderya'ya yaptığı teklif, donanmanın hemen harekâta geçmesi şeklinde olmuştu. Ancak; Helvacı Yusuf Paşa, cephane noksanlığı, müretebat eksikliği ve îevendlerin yetersizliğini önesürerek, savaşmanın doğru olmayacağını bu bakımdan Çanakkalede kalınmasını emretti. Barış zamanların da bile, tam tekmil ve hazır olarak beklemesi gereken domamay-i hümayunun bizzat kapdan-ıderyası tarafından ileri sürülen eksiklikler, bunları ifade eden zâtın bizzat kendi suçu olduğunu iddia ve ifade etmemize herhalde kimsenin itirazı yoktur.
Allah'dan Kalyon filosu komutanı Mezamorta teklifinde ısrar etmiş ve kapdan-ı deryaya yaptığı baskı sonunda donanmanın harekete geçmesini temin edebilmiş idi. Osmanlı donanmasının Sakız adası üzerine yelken açtığını haber alan düşman 38 kalyon, 4 mavna, 20 kadar da çektiri Üe donanmamıza karşı Sakız adasından yola çıktılar. Helvacı Yusuf Paşa düşman donanmasının kendisine doğru harekâta geçtiğini haber aldığında kendisini Midilli adasına dar atarken, Kalyon filosunuda İzmir'e sevk etdi.
Venedik donanması; Midilli adasına sığınmış olan Yusuf Paşayı ıska geçerek kendini, Mezamorta Hüseyin Paşa'nın kalyon filosuna saldırmak bakımından hedef seçmişti. İzmir'deki, İngiliz, Hollanda ve Fransız konsolosları, İzmir önlerinde gördükleri Venedik donanmasının niyetinden ürktüler.
Çünkü bu donanmanın açacağı ateş ve saldın, bütün dev-jetlerin mallarını da yok edebileceğini düşündürmekte idi. Bu korkunun etkisi altında, konsoloslar biraraya gelip, Venedik donanma komutanından, İzmir'e askeri harekât yapmaması hususunda ricada bulundular. Zaten; Venediklilerin böyle bir hareket yapma niyetleri olmadığı ileri sürülebilir. Osmanlı kalyon filosunun îzmirden hareket edeceğini haber alan düşman, demir almış ve İzmir körfezinden uzaklaşmıştı. İzmirde-ki Osmanlı kalyon filosu, İzmirden hareket etdi ve kendisinden çok üstün kuvvette olan düşmanlarla karşılaşmamak için, yaptığı manevra ile Çanakkale'ye ricat etdi. Venediklilerin Sakız Adasını almaları padişah 2. Ahmed'in derin üzüntülere düşmesine yol açtığı gibi, Sakız Muhafızı Hasan Paşay; izmirden yanına celbetti. Olanı biteni, onun ağzından dinledi, nihayetinde Hasan Paşa'yı müdafayı iyi yapamadığı için haps ettirdi. Bu hususda, amiral merhum Büyüktuğrul şu mütalaayı serdediyor;
Bizde, bu mütehassıs denizcinin mütalaasını sahifemize alarak nakletmeyi uygun bulduk. Halbuki ada'nın düşmanın eline geçmesi, elli yıldan beri ihmal edilen deniz meselelerinin tabii ve çok acı bir sonucuydu. Asıl sorumlular donanmalarını savaşa hazırlamayı ve savaşta da idareyi bilemiyen saray çıkışlı vezirlerden seçilen deryakapdanları idi. Bu sorumluluğun nedenini, padişah vede vezirleri övmeyi meslek edinmiş târih otoritelerimizin, belirtmemesinde aramak lâzımdır. Osmanlı târihi araştırması yapan ve eserlerini, belgelere göre yazan yabancı otoritelerin, hem vezir hem de derya kapdanlarının hem de dış politikayı yöneten vezirlerin nasıl rüşvetle çalıştıklarını açık seçik ortaya dökmüşlerdir. Helvacı Yusuf Paşada bunlardan bir tanesiydi. Demekte.
Bu mütalaa hakkında da bir teşehüd miktarı itirazımız olacaktır. Çünkü, prensip olarak ecnebi yazar çizer ve müverrih, yâni tarihçilerin, tertib yapmayacaklarına merhum amiralimizin nereden emin olduğuna kendim cevap bulamıyorum. Fakat şunu da söylemekten kendimi alamıyorum: Günümüzde bu kadar geniş imkânlarla mücehhez olan rüşvet tesbit mekanizmaları, bir rüşveti ispata kâfi gelmezken, Helvacı Yusuf Paşa da dahil olmak üzere nasıl bir mekanizma ile aldıkları rüşvetin delillerini küffara verebilmişler. Meçhul! Bu hususda merhum amiralimiz; adı geçen eserinin 2. cildinin, sahife 196. da 144. 'dip notunda şunlara istinad ettiğinide kelimesi kelimesine nakledelim de, merhum amiralin bu rnü-talaasındaki rüşvetle ilgili beyanlarına medar olan iddiayı sizlere de okuma imkânı sağlayalım: "Özellikle Fransız deniz tarihçisi Amiral Charriare 1848'yıhnda, Pâris'de yayımladığı <Negotiation de la France dans le Ievant> (Fransa'nın Doğuda Yaptığı Müzakereler) adlı kitabında Osmanlı vezirlerine ve Kapdan-ıderyalarına verdiği hediyelerin günlük listelerini yayımlamıştır. İtalyan Profesör CamiIIo Manfronİ de yayımladığı; <İtikadsız> adlı kitabında Kral François ile oğlu Kral 2. Pied'in Osmanlı vezirlerini rüşvete nasıl alıştırdığını iddia eder."
Görüldüğü gibi merhum amiralde, dip notun sonunu iddia eder lafzıyla bitirdiğine göre bunun bir iddia olduğunu, teslim etmiş oluyor. Hele amiral Charrer'in ise hediye lafzını kullanması gönül isterdi ki, bizim padişah ve sadrıazamlarımızin ve de vüzeramızin ecnebilere verdikleri hediyelerin, güniük listelerini tutsalardı. Fakat; hediye de olarak alınsa birinden bir isteği karşısında adil olmak zordur. Ancak hiyanet-i vataniye ve din-i mübine mugayir davranışların başında geldiğinden rüşvet iddiasını ciddiye almamak gerekir diye düşünüyorum. Sultan 2. Ahmed denizcilikten yetişmiş bir kapdan-ıderyanin donanmayı tanzim edeceğine, kıyılarımızı sağlamlaştmp savunabileceğine inanç taşıyordu. Mısırlıoğlu ibrahim Paşa-n,n 13/arahk/1694 târihinde, Sakız Adası harekâtına kumandan olarak tâyin edilmesi vaziyetin düzelmesine vesile oldu. Zira donanmayı tanzime çalışılırken öte tarfadan da, Sakız Adasını geri alma hazırlıkları başlatıldı.
Tunus, Cezayir vede Trablusgarp Beylerbeyliklerine yâni qarb ocaklarına, bütün kalyonlarını donanmay-ı hümuyunu güçlendirmek için İstanbul'a gönderilmesini padişah emretti. Mısırlıoğlu İbrahim Paşa; Kapdan-ıderya makamında durmakta olan Helvacı Yusuf Paşanın bu makamdan alınmasını padişahdan açıkça tâleb etti. Sultan 2. Ahmed; kapdan-ıder-yanın kusurlarını bildiğinden, bu talebi kabul etti. Helvacı Yu~ suf Paşayı Midilliye sürerken, suistimallerden dolayı kabarmış servetini de, müsadere yoluyla haziney-i devlete mâl et-di.
Belgrad'a Doğru
Bir âlimin; kaybedilen islâm toprakları hususunda bu kaybın antlaşmasını imzalayan ve bunu tasdik makamında bulunan emir, eğer bu imzayı atarken içinden en küçük fırsat da ben burayı, geri almalıyım diye geçirmiyor ise, o kâmil bir müslüman değildir, şeklindeki mütalaasını İlâ-yı Kelimetuilah için can verip cennet satın alanlar kalblerinin en hassas bölgesinde yaşatırlar.
İşte ordumuzun Belgrad üzerine yürümesi, bu anlayışın gerçekleşmesine, gayret göstermekten başka bir şey değildi. Nitekim; veziriazam, yanında bulunan yaşlı ve nice savaş görmüşleri etrafına toplayıp bir güzel meşveret eyledi. Bu meşveretde tecrübede acele edilmemesini, askerin Niş'i kurtarırken hırpalandığı, cephane ve zindeliğe noksan geldiğini. Tuna yollarının ele geçmesinden sonra Belgrad'a yürümek lazım geldiğini ifade ettiler. Seneye devam ederiz diye son sözü söylediler. Veziriazam darbe gören haçlı ittifakının rahat bırakılmaması aksi takdirde fırsat bulurlarsa takviye alacaklarını mevsim sonuna kadar bu şoku atlatacaklarını düşündüğünden: "Allanın inayetiyle fırsat ve zafer bizimledir. Ben aiderim! İsteyen gelsin. Gelmeyenece bir söz kullanmam" demek suretiyle Yavuz Sultan Selim'in Çaldıranını hatırlattı. Kimse muhalefet etmiyerek, siz bilirsiniz, emrinize imtisalen gelir ve canla başla çalışırız deyip, fatihayı çektiler. Semen-dire'nin zaptına gelince bu iş pek kolaylıkla neticelenerek 24/zilhicce/1101-28/eylül/1690'da istirdat olundu. 5/mu-harrem/1102-9/kasırn/1690'Beigrad'daki muhasaranın 8. günüydi ki Belgrad'ın Sava Nehri tarafında bulunan içkale-sindeki barutların muhafaza olunduğu mahzene isabet eden bir humbara, Öylesine bir patlamaya vesile teşkil etti ki, telef olan insan sayısı dörtbin kişiyi aştı. Belgradın'başka bir cihetinde muhasaranın her tarafında, elinde kılıcıyla ispat-ı vü-cud eden, Fâzıl Mustafa Paşa top atışlarının meydana getirdiği, rahnelerin artık birer gedik hâline dönüştüğünü müşahede edince, gür sesiyle: "Yürüyün Ümmet-i Muhammed!" diye nâralanması ve kılıcı elinde olduğu halde en önde surların içine dalması, ordunun her yanında ibzal olunan bu cesaret verici davranışın akisleri görülerek, askerimiz, Allah! Allah! Nidaları ile Belgrad'a dâhil oldular. Olanları şaşkınlıkla seyreden Avusturyalı askerler, içinde bulundukları oniki gemiyi una Nehrinde çalıştıramayarak askerimizin eline esir olarak uŞtüler. Belgrad Kalesindeki onaltıbin kişi olduğu söylenen Muhafızlarda esir alınmıştı. Çeşitli büyüklükteki toplardan Uc.yüz adet top elimize geçti.
Bu arada Rumeli Beylerbeyi Arnavut Mustafa Paşa saldırı esnasında alnına isabet eden bir kurşunla şehadet şerbetini içti. Şehid Paşanın naşı sadrıazamın otağı önüne getirildi. Veziriazamın; bizzat kıldırdığı cenaze namazının peşinden şehid kanlı elbiseleri üzerinde olduğu halde defn olundu. Öte yandan Fâzıl Paşa; Belgrad'daki muhasarayı başlatırken, Kalgay Devlet Giray'ı akınlara gönderdi. Çünkü bu akınlarla boğuşmak mecburiyetinde kalacak olan düşmanın, muhasara alanına fazlaca bir müdehalesi olamayacağı hesaplanmıştı.
Nitekim umulduğu gibi oldu ve üstüne üstlük, Kalgay Devlet Giray, Sava Nehrini aşıp, Esek'e kadar olan araziyi tarumar edip, kâfire hayli korku salmıştı. Bu arada Selim Giray ifakat bulmuş ve Edirneye gelmiş oradan da orduya ilti-hat etmiştir. BÖğürdelen(Sabaç)Kalesi ele geçirilmiş, Eşek ise muhasara olunmuştu. Şiddetli yağan yağmurlar, kısa zamanda kale etrafındaki hendekleri, suyla doldurmuş olduğundan, zafer piyadenin süngüsünün ucundadır darbı meselinin gerçeği burada yaşanmış, eli kılıçlı askerimiz su üzerinde yürüme kabiliyetinin yaygın şekilde keşfedilmemiş olmasından dolayı Esek'e girme şansını elde edememiştir. Niş'le Belgrad arasındaki ova insanlarının gayri müslimleri, Avusturyalılara yardımcı olmuşlardı. Buna rağmen; boşalan bu muazzam ovanın iskânının ve üretiminin devamını göz önüne alan veziriazam Fâzıl Mustafa Paşa, reayaya incitmeden ve affedici yaklaşımla onları oraya iskâna razı etti. Gücü yetmeyenlere tohumla beraber araziyi işlemek üzere lâzım gelen araçları dahi vermeyi ihmal etmedi. Bu sırada da, padişahın Edirne'de durması, ahaliye epeyi angarya yüklediğinden istanbul'a dönmesi teklifini ulaştırdılar.
Sultan 2. Süleyman; buna itiraz etti. Ağabeyimi böyle İstanbul'a getirip, tahtından indirdiler ve beni de ona döndürecekler endişesine kapıldı. Ancak gerek ulema, gerekse asker padişahdan herkesin memnun olduğunu ifade edip, ikna etmeye muvaffak oldular. Padişah 14/safer/l 1 02-1 7/ka-sırn/1690'da, Edirne'yi istanbul'a gitmek üzere terk etdi. Veziriazamda Aralık sonu İstanbula vardı. Hasta olan padişah bindiği bir arabayla veziriazamını karşılamak üzere ve eskiden beri olduğu gibi gitdi. Veziriazam Fâzıl Mustafa Paşa, padişahın karşısına geldiğinde Sultan iltifat edip karşısına oturmasını istedi. "Ekmeğim sana helâl olsun. Seleflerinden hiç birine böyle bir gaza müyesser olmadı. Sırtından çıkardığı Gülgülî Çuhaya kaplı, samur erkan kürkünü veziriazama giydirdi. Belinden çıkardığı hançeri paşanın beline taktı. Başından çıkardığı sorgucu da, başına taktıktan sonra ellerini açarak ve ağlayarak; Ben, mükafat vermeye kadir değilim! Allah iki cihanda yüzünü ak etsin. Demek suretiyle Osmanlı Târihinin defaatle tekrarlanmış sahnelerinden birini daha yaşadılar.
İlk ağızda Ozdemiroğlu Osman Paşanın Kafkasya macerasını anlatması ve 3. Mehmed'in, kendisine iltifatları ve hediyelerini hatırlatıverdi bize. Bir müddet başşehirde kalan Köp-rülüzâde Fâzıl Mustafa Paşa; yeniçeri ocağında tensikat yâni rütbe ve sayı bakımından bazı tasfiyeler yaptı. Orduya lâzım gelenler takviye olundu. Bu sırada gayri memnunlar zuhur ettiği gözden uzak tutulmamalıydı ki bunlar sefer için İstanbul'dan ayrılacak veziriazamı şaşırtmayı sağlamak için 4. Mehmed'i taht'a çıkaracaklarını yaymaya karar verdiler ve bunu tatbike koyuldular. Bunun üzerine telaşlanan rical veziriazama, padişahı Edirne'ye gitmeye ikna etmesini temin için yardımda bulunmasını istediler. Hasta olan padişah orada vefat ederse yerine geçecek olan orada cülus ettirilir dendi- Fâzıl Mustafa Paşa bu tavsiyeyi yaptığında: Padişah: "Baka Paşa; nihaideyim? Bu hal ile nasıl giderim? Vükela hâlimi bilmezler! Dün gel, bugün git. Gidecektik niye geldik?"deyip vücudunun nasıl şişmiş olduğunu, istiska denen vücudun su toplamasına verilen rahatsızlık kendini gösteriyordu. Padişah, veziriazamına hâlini gösteriyordu.
Yine de vezir, durumun nezaketini izah etti ve padişahı ik-naya muvaffak oldu. 4. Mehmed ile küçük kardeş Ahmed ile 4. Mehmed'in oğullan Mustafa ve Ahmed önceden Edirne'ye gönderildi. 2. Süleyman'da peşlerinden Edirne'ye doğru yola çıkarıldı. Ancak Edirne'ye geldiğinde pek bitkin olan padi-şahdan artık ümid kesilmiş, kandildeki yağın tükenmesi gibi nefes sayısı gittikçe azalıyordu. Bu arada rical yerine kimin geçeceğini kararlaştırmış, Süleyman'ın bir küçüğü olan şehzade İbrahimoğlu Ahmed, 2. Ahmed unvanıyla tahta geçme hususunda ittifak sağlanmıştı. 25/ramazan/l 1 02-23/hazi-ran/1691'de 2. Süleyman, 3 sene, 8 ay, 24 gün süren padişahlığı sonunda 51'yaşında, Osmanlı Devletinin 20. padişahı, 12. haiifesi olarak, ümmete hizmet verme şerefine erişmiş olarak vefat etdi.










