Sayfalar

30 Aralık 2009 Çarşamba

KREDİ YÖNETİMİ

KREDİ YÖNETİMİ

Kredi yönetimi, bankanın kredilendirmeye ilişkin uygulamalarının banka politikaları ille tutarlı olması ve kredi portföyünün krediye ait faiz ve anapara ödemelerinin zamanında yapılması ve problemlerin önceden teşhisini sağlayacak şekilde yönetilmesi çabalarını içerir[1].

Bankanın büyüklüğü, organizasyon yapısı, tepe yönetiminin amaçları kredi yönetimini farklılaştıran etmenlerdir.

Kredi yönetimini kredi politikası, kredi onay süreci, kredilerin izlenmesi ve kredilerin yeniden değerlendirilmesi olarak dört bölümde inceleyeceğim.

3.1. Kredi Politikası

Temel yönetim felsefesiyle kredilere ilişkin uygulamaların birleştirilmiş şeklidir. Çoğunlukla tepe yönetimi tarafından belirlenir ve onayı da yönetim kurulu tarafından alır. Kredi fonksiyonunun sınırlarını belirler ve kredi yöneticilerine yol gösterir. Kredi politikası yönetimin ilk unsurudur ve diğer aşamalar bu unsur etrafında oluşur.

Kredi politikasının unsurları[2];

o Kredilerin onaylanmasına ilişkin sistemin anahatları,

o Kredilerin sınıflanmasına ilişkin anahatlar,

o Kredi onay mercilerinin limitleri,

o Kredilerin izlenmesine ve değerlendirilmesine ilişkin bir sistem,

o Kredilendirme standartları,

o Kredilendirme standartlarına ve onay uygulamalarına istisna teşkil eden durumlar

olarak sıralanabilir.

3.2. Kredi Onay Süreci

Burada iki sistem söz konusudur. Birinde merkezilik vardır ve kredi yöneticisi krediyi hazırlayıp onay yetkisine sahip makama sunar. Bu sistemde nesnelliğin sağlanması gibi bir avantajın yanında tüm yükün onay merkezine yığılması ve işlemlerin yavaşlaması gibi bir de dezavantaj vardır. Diğer sistemde ise kredi talep eden kişi doğrudan krediyle ilgili en fazla bilgi ve yatkiye sahip olan kişiyle temas kurar ve karar veren kişi kredi yöneticisidir bu da cevapların çabuklaştırılmasını sağlar. Bunun yanında organizasyon içindeki uygulamalarda kontrol kaybına neden olabilir. Bu iki yöntemin arasında, her kademeye tecrübeleri çerçevesinde yetkiler veren ve kredileri onaylayacak kredi komitesi ve yönetim kurulu bulunan bir sistem daha vardır.

3.3. Kredilerin İzlenmesi

Kredinin tahsisi ile geri dönüşü arasındaki sürede kredi izlemeden sorumlu yönetici, müşteriyi izlemek ve kredi ilişkilerini gözden geçirmek durumundadır. Kredi izlemek bankaya, sorun yaratan kredilerin çözümü için önlemlerin vaktinde alınması, müşterinin sözleşmeye uygun hareket edip etmediğinin belirlenmesi ve banka sermayesinin zararlar için yeterli olup olmadığı konusunda fikir edinilmesi gibi avantajlar sağlar.

3.3.1. Kredileri İzleme Yöntemleri

Kredilerin izlenmesi için bazı yöntemler kullanılabilir. Bu yöntemlerden kısaca bahsedelim.

Ara finansal tabloların değerlendirilmesi yönteminde amaç, firmanın yeni risk derecesinin belirlenmesi ve “bugünkü koşullarda bu krediyi verir miydik?” sorusuna cevap aranmasıdır. Burada firmaların ara dönemlerde finansal tablo hazırlamamaları gibi bir sorun vardır ki bu durumlarda işkoluna, faaliyet türüne uygun olarak yeniden değerlemede kullanılabilecek özel amaçlı raporlar düzenlenebilir.

Özel amaçlı raporlar, ara dönemler itibariyle finansal tabloların elde edilemediği durumlarda, dönem içinde örneğin satış hacmini belirleyen harcamaların dökümü ya da yatırımın neler olduğunu kapsayan raporlar şeklinde olabilir.

Firma ziyaretleri, izleme için yapılması mecburi bir aşamadır. En ayrıntılı analiz bile firma ziyaretleri olmadan eksik kalacaktır. İzlemede firma ziyaretlerinin sıklığı firmanın riskine bağlıdır.

Kredi koşullarına uygunluğun kontrolü, kredi tahsis edilirken belirlenen koşulların yerine getirilip getirilmediğinin kontrolüdür. Bu koşullardan bazıları; kredi ile yapılacak işler, verilecek teminatlar, vadeler olarak sıralanabilir. Bu koşullardan birisinin bile yerine getirilmemesi çıkacak sorunlara haberci olabilir.

Bunlar dışında mevduat düzeyinin izlenmesi, limit aşımlarının izlenmesi, protestoların izlenmesi gibi yöntemler de kullanılabilir.

3.4. Kredilerin Yeniden Değerlendirilmesi

Bu kavram genelde kredilerin izlenmesi kavramıyla karıştırılabilmektedir ancak kredilerin izlenmesi kredi yönetiminden sorumlu kişilerce borcun geri ödenmesini kapsar ancak kredilerin yeniden değerlendirilmesi, kredi politikasına uyulup uyulmadığının denetlenmesi ve ileride krize girebilecek sektörlerin belirlenmesini kapsamaktadır.

Bu değerlendirme işlemi müşteri bazında ya da portföy bazında yapılabilmektedir.

Müşteri bazında yapılan değerlendirme;

o Kredi kalitesi,

o Belgeler

o Teminatların piyasa değerleri,

o Fiyatlama ve fon yönetimi,

o Yasal zorunluluklarına ve politikalara uyum

konularını kapsamalıdır.

Bu konular hakkında toplanan bilgiler aynı başlıklar altında raporlarda toplanır ve değerlendirilir. Bu yolla banka, firma hakkındaki tutumunu değiştirip değiştirmeyeceğine karar verir.

Portföy bazındaki değerleme;

o Portföy yönetiminin değerlendirilmesi,

o Portföydeki gelişmelerin izlenmesi,

o Müşteri bazında yapılan değerlendirme kapsamındaki diğer konular

olarak sıralanabilir.

Kredi yönetimi, kredilendirme sürecinin son aşamasıdır ve kredi politikası, kredi politikalarına uyun ve onay mekanizmaları, kredilerin izlenmesi ve kredi portföyünün yeniden değerlendirilmesi fonksiyonlarını kapsar[3].

SONUÇ

Bu araştırmada kredi kavramını “bir bankanın yapacağı araştırma sonucunda, yasalar, iç politikalar ve kendi kaynaklarını da göz önünde bulundurarak, gerçek veya tüzel kişilere, teminatlı veya teminatsız olarak para, kefalet veya teminat vermesi şeklinde tanıdığı limit” şeklinde tanımladıktan sonra, unsurlarını -zaman, risk, güven, gelir-, fonksiyon ve türlerini inceledim. Nitelik, vade, güvence, kullanım amaçları, kullanıldığı sektör, kullanıldığı alan açılarından bölümlediğim kredileri konumuzla en fazla ilgili olan vade açısından ayrıntılı inceledim.

Kredilerle ilgili bilgilerden sonra kredilendirme sürecine geçtim ve prensipleri ve aşamaları üzerinde durdum. Prensiplerini; kapasite, karakter, kapital, koşullar ve teminat; aşamalarını; başvuru, değerleme, krediyi yapılandırma, izleme ve geri ödeme olarak sınıflandırdım.

Araştırmanın en son bölümünde kredi yönetimiminin aşamaları olan kredi politikası, onay süreci, izleme, yeniden değerleme üzerinde durdum. Bu aşamalardan “izleme”nin yöntemlerini de kısaca açıkladım.


[1] Belkıs SEVAL, <I>Kredilendirme Süreci ve Kredi Yönetimi, </I>Muhasebe Enstitüsü Yayınları, İstanbul, 1990, s.251

[2] SEVAL,s.252

[3] SEVAL, s.273

KREDİLENDİRME SÜRECİ

KREDİLENDİRME SÜRECİ

2.1. Kredilendirme Prensipleri

Bankanın kredi kararına temel olan bazı faktörler vardır ki bunlara biz kredilendirme prensipleri diyoruz. Kredilendirmede bu prensiplerin kullanılmasının amacı en iyi müşterileri seçerek en iyi kararı vermektir, kredi zararını minimum kılmak değildir. Bu noktada sağlanacak kâr ve katlanılan risk göz önünde bulundurulur. Bireysel müşteriler ve firma müşterileri için uygulanacak prensipler değişebilmekle birlikte her ikisi için de geçerli olacak bazı prensipler vardır ki bankalar bu prensiplere uymaya özen gösterirler. Aşağıda sıralayacağım beş prensipten sadece birine güvenmek gerçekçi sonuçlar vermeyecek ve bankayı kötü sonuçlara sürükleyebilecektir. Bunun için hepsine gerekli özen gösterilmeli ve değerlendirmeyi yapacak uzman kişiler görevlendirilmeli.

Bahsettiğimiz beş prensibi şu şekilde sıralayabiliriz:

o Kapasite

o Kapital

o Karakter

o Koşullar

o Teminat

2.1.1. Kapasite

Borçlunun krediyi geri ödeme gücü olarak tanımlanabilir. Özellikle uzun vadeli kredilerde müşterinin anapara ve faiz ödeme potansiyeli çok önemlidir. Kısa vadeli kredilerde likidite yoğunluğu önem kazanmaktadır ve burada proforma ve oran analizlerinden yararlanılabilir. Uzun vadeli kredilerde ise net gelirin satışlara ve satışların toplam varlıklara oranı ile ilgili göstergeler kullanılabilir.

2.1.2. Kapital

Kapital (sermaye), finansal yönden değeri ifade eden bir kavramdır. Finansal analizde bize müşterinin sermayesinin alacaklarına karşılık yeterli güvence sağlayıp sağlayamayacağına bakılır ve bu, banka için çok önemlidir.

2.1.3. Karakter

Karakter, müşterinin ödeme alışkanlıklarını, itibarını ve ödeme ahlâkını gösterir. Bankacılar önce karaktere bakarlar ve olumlu fikir edinirlerse diğer unsurlara da bakarlar. Karaktere bakılırken müşterinin daha önceki borçlarını zamanında ödeyip ödemediğine bakılır ve eğer zamanında ödediyse, bu borcunu da zamanında ödeme olasılığının yüsek olduğu düşünülür.

2.1.4. Koşullar

Kredilendirme sırasında dikkate alınması gereken bu unsur müşterilerin dışında gelişir ve satışların düşüşü gibi beklenmedik etkileri olabilir. Bu sebeple ekonomik koşullar kredi analistleri tarafından çok iyi incelenmeli ve olumsuz durumları işaret eden tüm uyarılar dikkate alınmalıdır.

2.1.5. Teminat

Kredinin riskini belirleyen ve riski azaltan önemli unsurlardan biri olan teminatın analizi varlıkların niteliğine ve teminat olarak sunulan varlıklara dayanır. Kredinin geri ödenmemesi durumunda bankanın toplam alacağı konusunda genellikle ipotek kullanılmaktadır. İpoteğe konu olan mallar firmanın ya da firma sahip ya da yöneticilerinin olabilir ancak firma başarısından doğrudan etkilenebilecek malları seçmek dezavantaj yaratacağından firma faaliyetleri ile ilgisi olmayan varlıkları teminat kapsamına almak yararlı olacaktır.

2.2. Kredilendirme Sürecinin Aşamaları

Bu süreç kredi başvurusunu gelmesiyle başlar ve beş aşamadan oluşur.

o Kredi başvurusu

o Kredi değerlemesi

o Kredinin yapılandırılması ve kabul- red kararı

o Kredinin izlenmesi

o Geri ödeme gücü

Müşteri kredinin geri ödemesinde başarısız olursa süreç devam eder, başarılı olursa süreç sona erer yada kredinin yenilenmesi söz konusu olabilir.

2.2.1. Kredi Analizi

Müşterinin talep ettiği krediye uygunluğu araştırılır. Analizde firmanın finansal verilerinden ve diğer iç ve dış kaynaklardan elde edilen bulgular kredilendirme prensipleri doğrultusunda incelenir. Talebin bankanın politikalarına ve mevzuata uygunluğuna bakılır.

Kredilendirmede dikkate alınan unsurlar ticari borçlanmanın ABC’si ya da ticari borçlanmanın “temel ilkeleri” olarak adlandırılan ve üç soruyu içeren şekilde de ifade edilebilmektedir. Bunlar[1]:

Kredinin gerçek ve özel amacı nedir? Bu sorunun cevabı genelde kredi sözleşmelerinde yer alır ancak orada yazanlar çoğu zaman gerçeği yansıtmazlar. Burada analiste, gerçekte kredinin nereye kullanılacak olduğunu anlamak ve kredinin kabul edilebilir olup olmadığı kararını vermek konusunda büyük görev düşüyor.

Borçlanan krediyi nasıl ödeyecek? Sezonluk işletme sermayesi kredilerinde alacakların tahsili ve sezonluk stok artışlarını eritilmesiyle nakit akışı sağlanır. Belirli bir dönem için alınan kredilerde ise kârlarından ayrılan nakit olmayan giderlerinden nakit akışını sağlar. Kredi analisti burada da çok dikkatli olmalı ve nakit akımlarının gerçekleşmeme riskini çok iyi değerlendirmelidir.

Kredi ne derecede risklidir? Kredi analizi bankanın riskini azaltmayı amaçlamaktadır ki bu riskler;

o Faaliyet riski,

o Ödeyememezlik riski,

o Portföy katılım riski,

o Faiz riski,

o Sendikasyon riski

olarak sıralanabilir.

Kredi analizi, kredilendirme sürecinde, saydığımız risklerin minimum kılınması için kredi analistleri tarafından dikkatle yapılması gereken bir aşamadır.

2.2.2. Kredilerin Yapılandırılması

Kredinin verilmesine karar verilmesinin ardından kredinin yapılandırılması birkaç aşamadan oluşmaktadır.

Kredilerin fiyatlaması aşamasında müşteriye kullandırılan fonun karşılığı olarak bir tutar belirlenir. Bu tutar belirlenirken öncelikle fonun maliyeti dikkate alınır sonra kredi ile ilgili idare giderleri ve kâr marjı eklenir. Daha sonra kredinin riski belirlenir. Çünkü müşterinin kredi değerliliğine göre kredi fiyatı değişecek, kredi değerliliği yüksek olan müşteri için fiyat, kredi değerliliği düşük olan müşteri için belirlenen fiyattan daha düşük olacaktır.

Asgari mevduat limiti kredi müşterisini banka hesabında belli bir miktarın üzerinde vadesiz mevduat veya düşük faizle vadeli mevduat tutmasını mecbur kılar. Bu tutar her iki taraf için de bir güvence niteliğindedir.

Kredinin teminatı müşterinin borcunu ödeyememesi durumunda bankanın, kredinin kapatılmasında, nakde döndürerek kullanmaya hakkı olduğu varlıklardır. Genelde uzun vadeli kredilerde teminat istenmekte ve ancak önceden tanınan itibarlı müşterilere teminatsız uzun süreli kredi kullandırılmaktadır.

Teminatlar maddi varlıklar ve kişisel teminatlar olarak iki şekilde olabilir. Maddi varlıklarda dikkat edilmesi gereken noktalar varlığın değerinin uzmanlarca saptanması, ipotekli olup olmadığının ve vergilerinin ödenip ödenmediğinin belirlenmesidir. Kişisel teminatlar menkul kıymetler ya da banka hesabının dondurulması şeklinde olabilir. Menkul kıymetlerin teminat olması durumunda rehin sözleşmesi imzalanır ve kredinin zamanında geri ödenmemesi durumunda banka, bu menkul kıymetleri satma hakkına sahip olur. Bunların yanında stoklar da teminat olarak gösterilebilir ancak bu tür teminatlar bankalar tarafından riskli kabul edilmektedir.

Kredi sözleşmesi kredilerin risklerini azaltmaya yönelik bazı kısıtlayıcı maddeler içeren anlaşmalardır. Sözleşmelerde olumlu bazı hükümlerin yanında olumsuz bazı hükümler de yer alır. Olumlu hükümler, müşteriyi, bankaya, firmanın ana işlemlerinden haberler ve finansal tabloları vermekle yükümlü kılarken; olumsuz hükümler, bankanın kredi alıcısını kontrol altında tutmak için hazırladığı bazı hükümlerden oluşur ki bunlar firmanın borçlanma oranını etkileyebilecek maddeler olabileceği gibi yapacağı faaliyetleri de kısıtlayabilir.

Kredi analizi ve kredilerin yapılandırılmasından sonraki aşamaları kredi yönetimi kısmında ele alacağım.


[1] ARAS, s.57

KREDİ KAVRAMI VE HAKKINDA GENEL BİLGİLER

GİRİŞ

Kredilendirme bankaların rekabet gücünü, başarısını ve kârlılığını etkileyen önemli faktörlerden biridir. Kredilendirme süreci ve kredi yönetimi banka için önemli olduğu kadar ayrıntılı ve emek dikkat isteyen süreçlerdir.

Bu araştırmada kredilerle ilgili genel açıklamalar, kredilendirme süreci ve kredi yönetimi olmak üzere üç bölümden oluşacaktır.

Kredilerle ilgili genel açıklamaların olduğu bölüm, kredilerin unsurları, fonksiyonları ve türlerinden; kredilendirme süreci ile ilgili bölüm, prensipler ve aşamalarından; kredi yönetimi ile ilgili bölüm ise bu fonksiyonun aşamalarından oluşacaktır.

1. KREDİ KAVRAMI VE HAKKINDA GENEL BİLGİLER

1.1. Kredinin Tanımı

Kredinin tanımını birkaç şekilde yapmak mümkündür. Önce genel tanımını “belirli bir süre sonra ödeme vaadi ile; mal, para ve hizmet cinsinden satın alma gücünün sağlanması veya var olan satın alma gücünün belirli bir zaman sonra geri alınmak üzere başka bir kimseye devredilmesi” şeklinde yapabiliriz ve bizim için asıl önemli olan bankacılıktaki tanımını da “bir bankanın yapacağı araştırma sonucunda, yasalar, iç politikalar ve kendi kaynaklarını da göz önünde bulundurarak, gerçek veya tüzel kişilere, teminatlı veya teminatsız olarak para, kefalet veya teminat vermesi şeklinde tanıdığı limit” şeklinde yapabiliriz.

1.2. Kredinin Unsurları

Kredi kavramını oluşturan unsurlar; zaman, risk, güven ve gelir olmak üzere dört tanedir. Bu kavramlar hakkında şu şekilde kısa açıklamalar yapabiliriz:

1.2.1. Zaman Unsuru

Bankalar tarafından verilen ödünç paranın belirli bir süre sonra ödenmesi gereğinden dolayı kredide zaman unsuru çok önemlidir ki bunu kredinin tanımının “belli bir süre sonra ödeme vaadi ile” şeklinde başlamasından anlıyoruz. Vadenin süresi riski etkilemekte, süre uzadıkça belirsizlik arttığından, risk de artmaktadır.

1.2.2. Risk Unsuru

Bankacılıkta riski, kredinin tahsiline ve taahhüdün yerine getirilmesine kadar ortaya çıkabilecek kredinin zamanında ve eksiksiz ödenmemesi, sözleşmedeki koşulların yerine getirilmemesi gibi tehlikelerin hepsi olarak tanımlayabiliriz.

1.2.3. Güven Unsuru

Krediler belirli bir süre sonunda geri alınma koşulu taşıması nedeniyle kredi alanın banka nezdinde bir saygınlığı olmalıdır ve güven uyandırmalıdır.

1.2.4. Gelir Unsuru

Krediler faiz ve komisyon gelirleriyle bankanın en önemli gelir kaynağını oluştururlar.

Faiz; parasının alternetif gelirinden yararlanamayan alacaklı bankanın bunun karşılığı olarak daha önceden belirlenmiş olan tutar ve süreye bağlı olarak borçlanılan paranın yüzdesi olarak ifade edilen bir çeşit teminat niteliğindedir.[1]

Komisyon, hukuken ilke olarak kredi verenin kredi açılışı dolayısıyla giriştiği bazı teşebbüslerin neden olduğu masrafların veya üstlenmiş olduğu zarar ya da riskin karşılığını oluşturmakta ve kredinin kullanımıyla doğrudan ilişkisi bulunmamaktadır.[2]

1.3. Kredinin Fonksiyonları

Ülkelerde ekonomik kalkınmanın sağlanması açısından krediler vazgeçilmez finansal kaynaklardır. İşletmeler büyüyebilmek ve gelişmelere çabuk ayak uydurabilmek için bankalardan aldıkları kredilerle fon ihtiyaçlarını karşılarlar.

Krediler tedavül aracı olmaları sayesinde nakit para taşınmasını azaltmakta ve ticari işlemleri hızlandırmaktadırlar.

Kredi sistemi aracılığıyla kullanılmayan fonlar, kredi olarak paraya ihtiyaç duyanlara aktarılır ve fon sahiplerine gelir sağlanırken, ekonomide arz talep hareketliliği sağlanır.

Yatırımcılar ve girişimciler sermayelerini kredi yoluyla sağlayarak sermaye birikimi sağlarlar.

1.4. Kredi Türleri

Farklı vadelerde, farklı amaçlar yönelik, farklı özelliklerde birçok kredi çeşidi vardır. Kredileri türlerine ayırırken vade, kullanım amacı, kullanım alanı, kullanıldığı sektör gibi kriterlere bakılır.

1) Niteliklerine Göre

o Nakit Krediler

o Gayri Nakdi Krediler

2) Güvencelerine Göre

o Teminatlı Krediler

o Teminatsız Krediler

3) Vadelerine Göre

o Kısa Vadeli Krediler

o Orta Vadeli Krediler

o Uzun Vadeli Krediler

4) Kullanım Amaçlarına Göre

o Yatırım Kredileri

o Yenileme Kredileri

o İşletme Kredileri

o Tüketim Kredileri

5) Kullanılan Sektörlere Göre

o Özel Sektör Kredileri

o Kamu Sektörü Kredileri

6) Kullanıldıkları Alanlara Göre

o Enerji ve Bayındırlık Kredileri

o İç Ticaret Kredileri

o İhracat Kredileri

o Sanayi Kredileri

o Tarım Kredileri

o Turizm Kredileri

o Ulaştırma Kredileri

Konumuzu en çok ilgilendiren sınıflandırma kriteri vade olduğu için vadelerine göre sınıflandırma üzerinde duracağım.

1.4.1. Kısa Vadeli Krediler

İşletmelerin kısa vadeli fon ihtiyaçlarının karşılanmasında, örneğin çalışma sermayesi ihtiyacının finansmanında, bir yıl veya daha kısa süreler için kullandırılan, kendi kendini likide eden kredilerdir. Kısa vadeli krediler uzun vadeli kredilere göre daha az risk taşıması ve maliyetlerinin düşük olması sebebiyle uygulamada daha fazla yer alır. Kısa vadeli krediler birçok şekilde kullandırılır. Burada kullandırma şekillerinin sadece isimlerini vermekle yetineceğim.

1) Açık Krediler

2) Cari Hesap Kredisi

3) İskonto Kredisi

4) Pay Senedi ve Tahvil Karşılığı Kredi

5) Senetler Karşılığı Krediler

6) Emtia Karşılığı Kredi

7) Kefalet Karşılığı Kredi

8) İhracat-Eximbank Kredileri

9) Türk Eximbank Kredileri

10) Döviz Kredileri

11) Prefinansman Kredileri

12) Aval Kredileri

13) Temlik Karşılığı Kredi

14) Akreditifler

15) Teminat Mektupları ve Garantiler

16) Diğer Teminat Karşılığı Krediler

1.4.2. Orta ve Uzun Vadeli Krediler

İşletmelerin kuruluş, modernizasyon ve işletme sermayelerini karşılamak amacıyla 2-5 yıl vadeyle aldıkları krediler orta, 5 yılın üzerinde vadeyle aldıkları krediler uzun vadeli krediler olarak adlandırılır.

Uzun vadeli kredilerde bankanın fırsat maliyeti ve fonlarını uzun süre bağlama maliyeti kredinin maliyetine yansımaktadır. Bununla birlikte krediyi alan işletmelerin geri ödemeyi gelecek dönemlerdeki kaynaklarıyla yapacak olmaları ve buradan doğan risk yüzünden bankalar değerlendirmeyi iyi yapmak için bir uzman grup bulundururlar ki bu da kredinin maliyetine yansıyan bir ek maliyettir. Orta ve uzun vadeli kredilerde riskin yüksek olması alınacak teminatların da daha yüksek olmasına sebep olmaktadır kısa vadeli kredilerden farklı olarak.

İşletmeler uzun süreli yatırımlarında bu kredilerden yararlanmakta ve kredilerde başlangıçta uygulanan ödmesiz dönem onlara zaman tanımaktadır. Uzun süreli krediler miktarı çok büyük olmadığı sürece diğer finansman kaynaklarına göre daha ucuz ve hızlıdır. Sadece döviz kredisi alındığı takdirde kur garantisinin olmaması gibi bir riski vardır.


[1] Güler ARAS, Ticari Bankalarda Kredi Portföyünün Yönetimi, Sermaye Piyasası Kurulu, Ankara, 1996, s.5

[2] ARAS, s.5

Entelektüel Sermayenin Firma Değeri Üzerine Etkisi

Entelektüel Sermayenin Firma Değeri Üzerine Etkisi

GİRİŞ

Küreselleşen dünyamızda firmalar sadece maddi güçleriyle değil, ürettikleri bilgi ve teknoloji ile gerçek güç haline gelebilmektedirler. Bu sebeple "bilgi ve zeka "rekabet gücüne sahip, kendisini sürekli yenileyen çağdaş işletmelerin sahip oldukları en temel varlıklarından birisi olmuş ve 1990’lı yılların başlarından bugüne değin, rakip firmalara karşı rekabet avantajı elde edilmesinde, firmanın büyümesinde ve yeniliklerin yapılmasında pekçok işletme entelektüel sermayenin stratejik bir faktör olduğunun farkına varmışlardır. Bunun bir sonucu olarak da entelektüel sermaye popülaritesini artırmış ve işletmeler diğer sermaye yatırımlarına oranla bilgi tabanlı donanım ve ekipman yatırımlarına daha fazla fon ve zaman ayırmaya başlamışlardır (William, 1998:9). Bu dönemde bilgi; üretilen satılan ve satın alınan şeylerin asıl bileşeni durumuna gelmiş olup, entelektüel sermayeyi geliştirmek, paylaşmak, satmak bireylerin, işletmelerin ve ülkelerin önemli ekonomik sorumluluklarından biri durumuna gelmiştir (Stewart, 1997:13).

İşletmelerin varlık ve sermaye yapılarına da yansıyan bu gelişmeler entelektüel sermaye yönetiminin özellikle de uluslararası şirketlerde ve özel sektör firmalarında eskiye oranla daha fazla önem kazanmasına yol açmıştır. Entelektüel sermaye, firmaların piyasa değerinin defter değerinin üstünde olmasını sağlayan bir faktör olarak karşımıza çıkmakla birlikte, günümüzde kullanılan muhasebe sistemleri ile bu sermayenin ölçülmesi kaydedilmesi ve analiz edilmesi mümkün olmamakta olup, firmaların bilançolarına yansımamasına karşın, işletmeler için en fazla katma değeri entelektüel sermaye yaratmaktadır.

Çalışmanın birinci bölümünde entelektüel sermaye tanımlanıp, türleri ve ölçüm yöntemleri üzerinde bilgi verilmeye çalışılmış, ikinci bölümde de değer kavramı ve entelektüel sermaye ile firma değeri arasındaki ilişki incelenmiştir. Çalışma, incelenen konuların genel bir değerlendirmesini içeren sonuç bölümü ile tamamlanmıştır.

1. ENTELEKTÜEL SERMAYE

Entelektüel Sermayenin Tanımı, Gelişimi ve Özellikleri

Entelektüel sermaye terimi ilk kez 1975 yılında Michael Kalecki tarafından kullanılmıştır. Kalecki makalesinde "Acaba kaçımız son on yılda elde ettiğimiz entelektüel sermayenin farkındayız" ifadesini kullanmıştır. Günümüzdeki anlamıyla entelektüel sermaye kavramı ise, Thomas Stewart’ın 1991 yılında kaleme aldığı "Beyin Gücü" adlı makalesi ile gündeme taşınmıştır. Daha sonra 1993 yılında OECD tarafından yapılan çalışmada da işletmenin maddi olmayan varlıkları yapısal sermaye (organizasyonel sermaye) ve insan sermayesi olmak üzere iki kategoride incelenmiş ve entelektüel sermaye kavramı da bu iki sermaye türünün ekonomik değeri olarak ifade edilmiştir. Bu çalışmada yapısal sermaye kategorisi altında; işletmenin faydalandığı yazılım sistemleri, dağıtım şebekeleri ve tedarik zincirleri ele alınırken, insan sermayesi kategorisi altında da; işletme dahilindeki insan kaynakları ile işletme dışında yer alan müşteriler ve tedarik kaynakları incelenmiştir. Stewart, 1997 yılında entelektüel sermayeyi; değer yaratmak amacıyla kullanılabilecek bilgi, deneyim ve entelektüel varlıklar gibi her türlü entelektüel materyal olarak tanımlamıştır (Stewart, 1997:19). Anna Brooking’e göre ise, entelektüel sermaye işletmenin faaliyet sürdürebilmesini sağlayan maddi olmayan varlıkların tümüdür (Brooking, 2000:12). Leif Edvinsson’da yaptığı bir çalışmasında entelektüel sermayeyi; değere dönüştürülebilen bilgi olarak ifade etmiştir (Edvinsson, 2000). Ekonomistler ise, entelektüel sermaye kavramının ana unsurunu oluşturan bilgiyi toprak, işgücü, sermaye ve enerji gibi üretim faktörleriyle eş tutarak, sürekli olarak zenginleştirilmesi, desteklenmesi ve mümkünse de muhasebeleştirilmesi gereken önemli bir organizasyonel kaynak olarak nitelendirmektedirler.

Entelektüel sermaye, basit ve genel bir tanımlamayla bir işletmenin veya kuruluşun sahip olduğu biriktirilebilir bilgi olarak ifade edilebilmektedir. Bu bilgi birikimi bireylere has ve diğer bireylerce algılanması zor olan kişisel bilgilerden ve işletme çalışanları tarafından işletme yapısının sunduğu olanaklar çerçevesinde kullanılabilen açık bilgilerden meydana gelmektedir (Nonaka ve Takeuchi, 1995:12). Bir başka tanımda da entelektüel sermayeyi, işletmenin işlevlerini sürdürebilmesine olanak sağlayan maddi olmayan varlıkların tümünün oluşturduğu ifade edilmektedir (Önce, 1999:2).

Geleneksel entelektüel sermaye karmasının unsurlarını; insan sermayesi, yapısal sermaye ve ilişkisel sermaye oluşturmaktadır. Entelektüel sermaye konulu çalışmaların hız kazanması sonucunda, yukarıda belirtilen geleneksel entelektüel sermaye karmasına, rekabetçi sermaye unsurunun da ilave edilmesinin gerekli olduğu kimi yazarlarca belirtilmektedir. Bu yeni kavram, geleneksel entelektüel sermaye karması içerisinde henüz doğrudan yer almamakla birlikte, firmalara üçlü entelektüel sermaye karması unsurlarından elde ettikleri bilgilerin dışında, daha farklı bilgiler elde etme olanağı sunmaktadır.

• İnsan sermayesi: İnsan sermayesi, entelektüel sermaye modellerinin temel bileşeni olarak kabul edilmektedir. İşletme çalışanlarının bireysel olarak kendilerine verilen görevleri yerine getirebilmeleri için sahip oldukları ve kullandıkları bilgilerin, yeteneklerin, becerilerin ve yaratıcılık özelliklerinin bir araya toplanmış halidir. Bu sermaye türü işletmenin sahip olduğu değerleri, işletme kültürünü ve felsefesini de kapsamaktadır. Personel transferi, personel geliştirme ve eğitim çalışmaları sonucunda insan sermayesinin artırılmasına paralel olarak işletmelerin verimliliği artmakta, kaynaklarının daha etkin bir şekilde kullanılması sonucunda da günümüz işletmeleri her geçen gün ağırlaşan rekabet şartlarına daha kolay adapte olabilmektedirler. Bununla birlikte, ölçülmesi ve hesaplanması bakımından insan sermayesi unsuru entelektüel sermaye karmasının en sorunlu kısmını meydana getirmektedir ( Lynn, 1998:119).

• Yapısal Sermaye: Yapısal sermaye, işletme çalışanlarının verimliliğini destekleyen organizasyonel yapı, donanım, yazılım, veri tabanları, üretim sistemleri, patentler, marka ve diğer benzer şeyleri içermektedir. Bir başka ifadeyle yapısal sermaye, işletme çalışanlarının mesailerini tamamlayıp evlerine döndüklerinde ofislerinde bıraktıkları bütün unsurları kapsamaktadır. Her firmanın kendine özgü bir yapısal sermayesi bulunmakta olup, bu sermaye firma çalışanları tarafından paylaşılmaktadır. Firmadaki yapısal bilgiler iyi bir biçimde muhafaza edilerek, tekrar kullanmak için gerekli olduğunda kolayca bulunabilmeli ve böylece de bu bilgilerin şirketten ayrılan personele bağlı olarak değişmesine ve kaybolmasına izin verilmemelidir (Büyükozan, 2002:37). Sonuçta yapısal sermaye işletme tarafından sahiplenilebilmekte, dolayısıyla da işletmenin ticari yapısı içerisinde kolaylıkla fark edilebilmektedir.

İlişkisel Sermaye: İlişkisel sermayenin konusunu işletmenin dış çevresiyle kurmuş olduğu ilişkiler oluşturmaktadır. Müşteriler, işletmenin tedarik kaynakları, yatırımcılar ve ortaklar gibi işletme yapısını dolaylı yoldan etkileyen dışsal unsurlar işletmenin dış çevresini oluşturmaktadır. İşletmenin dış çevresindeki sektörel ve coğrafik özellikler ilişkisel sermaye yapısını da önemli ölçüde etkilemektedir. İşletmeler, bu harici unsurlardan elde ettikleri bilgiler ışığında entelektüel sermaye yapılarını güçlendirerek daha verimli ve daha üretken olabilmektedirler.

• Rekabetçi Sermaye: Rekabetçi sermaye kavramının temel ilgi alanını rakiplerin hareket tarzları ve davranış biçimleri oluşturmaktadır. Rakiplerin stratejileri, faaliyet alanları, pazarlama konusunda gösterdikleri çabalar v.b. konular bu kavram dahilinde detaylı bir biçimde incelenmekte ve işletme yöneticilerinin rakip işletme yöneticileri gibi düşünmeleri sağlanmaktadır. Bu yönde elde edilecek bilgilerin işletme yöneticileri tarafından kapsamlı bir biçimde analiz edilmesi ve değerlendirilmesi sonucunda işletmenin verimliliğine olumlu katkılar sağlanabilmektedir.

Entelektüel Sermayeyi Ölçme Yöntemleri

Entelektüel sermaye, işletmeler için rekabet edebilmenin ve piyasada var olmanın bir önkoşulu haline gelmiştir. Bu derecede önemli olan varlıkların bilançoda görünmeyen unsurlardan oluşmaları sebebiyle görünmeyen bu varlıkların ölçülmeleri ve değerlendirilmeleri gerekmektedir.

Entelektüel sermayenin ölçülmesinin işletmeye sağlayacağı yararlar aşağıdaki gibi sıralanabilir (Önce, 1999:31).

• Yöneticiler, işletmelerinin entelektüel varlıklarını görünür bir biçime dönüştürmeleri sonucunda kredi kurumlarına entelektüel varlıklarını teminat olarak gösterebilecekler ve bunun sonucunda da işletmelerinin borçlanma olanaklarını artıracaklardır. Söz konusu uygulama, özellikle teknoloji alanına yatırım yapan küçük işletmelerin risk sermayesi bulma olanaklarını artıracaktır.

• Halka açık olan ya da açılmayı düşünen işletmelerin entelektüel sermayelerini ve bunun gelecek dönemlerde yaratacağı muhtemel gelir potansiyelini göstermeleri işletmenin hisse senetlerinin fiyat performansını olumlu yönde etkileyecektir.

• Yüksek piyasa değerine sahip işletmeler satın alma, birleşme gibi özel finansal olaylarda bu yüksek değerin kaynağını yatırımcılara gösterebileceklerdir.

• Firmaların rakipleri karşısındaki durumlarının analiz edilerek üstün ve zayıf yönlerinin belirlenmesinde ve zayıf yönlerini geliştirici çabalara yönelinmesinde katkı sağlayacaktır.

Entelektüel sermayenin ölçümünde, entelektüel sermayenin bileşenlerine göre ölçülmesi ve işletme düzeyinde ölçülmesi olmak üzere iki temel yaklaşım bulunmaktadır (Çelik ve Perçin, 2000:115). Ancak kredi kurumlarının, potansiyel yatırımcıların ve işletme ile çalışan tedarikçilerin, işletmeyi bir bütün olarak değerlendirmek istemeleri, entelektüel sermayenin işletme düzeyinde ölçülmesini gerekli kılmaktadır.

Entelektüel sermayenin işletme düzeyinde ölçülmesinde, piyasa değeri / defter değeri oranı, Tobin’in Q oranı ve maddi olmayan varlıkların değerinin hesaplanması şeklinde başlıca üç ölçme yöntemi ortaya konulmuştur. Bu ölçüm yöntemlerinin ortak noktasını hisse senedi piyasasında oluşan işletmeninin değerinin işletmenin bilançosunda yer alan işletme değeri ile kıyaslanarak belirlenmesi oluşturmaktadır.

Piyasa Değeri / Defter Değeri Oranı

Entelektüel sermayenin yaygın olarak kullanılan göstergesi piyasa değeri / defter değeri oranıdır. Bir işletmeninin özsermayesinin hisse senedi sayısına bölünmesi yoluyla hesaplanan defter değeri, firmanın tasfiye edilmesi durumunda bir hisse senedinin minimum değerini göstermektedir. Firmanın dolaşımdaki hisse senetlerinin belirli bir tarihte işlem gördüğü piyasa fiyatının aynı tarihteki defter değerine bölünmesi sonucunda piyasa değeri / defter değeri oranına ulaşılmakta ve işletmenin piyasa değerinin defter değerini aşan kısmı entelektüel sermaye olarak tanımlanmaktadır.

Bu yöntemin en önemli avantajını, oranın hesaplanması için gerekli olan verilerin elde edilmesinin, hesaplanmasının ve karşılaştırılmasının diğer yöntemlere göre daha kolay olması oluşturmaktadır. Ancak sözkonusu oranının kullanımında bazı sorunlar da ortaya çıkmaktadır. Bunlar;

• Bu yöntemin hisse senetleri borsada işlem gören firmalara uygulanabilmesi,

• Hisse senedinin piyasa değeri, firma yönetiminin kontrolü dışında gelişen yasal düzenlemeler, arz koşulları, konjonktürel hareketler ve politik etkiler gibi faktörlere bağlı olarak sürekli değişme göstermesi,

• Genelde firmaların defter değerini olduğundan daha düşük göstermeleri,

• Piyasa değeri / defter değeri yönteminde varlıkların defter değerinin işletmenin seçtiği ve uygulamak zorunda olduğu muhasebe değerleme yöntemlerinden etkilenmesi olarak sıralanabilmektedir. Örneğin, işletmenin kullanımına olanak verilen amortisman yöntemleri işletmeninin karlılık durumunu doğrudan veya dolaylı olarak olumlu veya olumsuz yönde olarak etkileyebilmektedir (Çelik ve Perçin, 2000:115).

Tobin’in q Oranı

Tobin’in q Oranı, yatırım kararlarının tahmin edilmesi için kullanılan bir yöntem olup, işletmenin borç ve özkaynaklarının piyasa değerinin, işletmenin mevcut varlıklarının yerine koyma maliyetine oranlaması yolu ile hesaplanmaktadır. ( Sevil ve Şen, 2000:5).

Bu oran, işletmenin sahip olduğu entelektüel sermaye nedeniyle elde edebileceği kar potansiyelini ve rekabet üstünlüğünü ifade etmektedir. Bu yönteme göre, işletmenin varlıklarının yerine koyma maliyeti, işletmenin piyasa değerinden düşük ise ya da bir başka ifade ile "q" değeri 1’den büyük ise işletme benzer işletmelere göre daha fazla kar sağlıyor demektir. Teknoloji ve insan sermayesi varlıklarına bağlı olarak ortaya çıkan yüksek bir "q "değeri işletmenin bu varlıklardan daha fazla edinilebileceğini göstermektedir. Piyasa değeri / defter değeri yöntemi için yapılan tüm eleştiriler "q" oranı için de geçerlidir.

Tobin’in "q" oranı gibi entelektüel sermayenin işletme bazında ölçülmesini sağlayan yöntemler, işletmenin yarattığı her bir entelektüel sermaye bileşeninin ayrı ayrı ölçülmesi için uygun olmamaktadır.

Maddi Olmayan Varlıkların Değerinin Hesaplanması

Bu yöntem, işletmenin maddi olmayan varlıklarının gerçeğe uygun değerlerinin hesaplanması için geliştirilmiştir. Maddi olmayan varlıkların değerinin hesaplanması maddi varlıkların getirisinin fazla kısmını hesaplamakta ve bulunan bu tutar, maddi olmayan varlıkların getiri payının belirlenmesinde kullanılmaktadır. Bu yöntemdeki ana unsur, geçmişteki kazançların özü ve gelecekteki kazançlar veya potansiyel bir büyümenin toplamı olarak bir firmanın performansı olarak tanımlanmaktadır (Şamiloğlu, 2002).

Maddi olmayan varlıkların değerinin hesaplanmasında kullanılan bu yöntemin adımları aşağıdaki gibi sıralanabilir.

• Üç yıl için ortalama vergi öncesi karın hesaplanması,

• Dönemsonu bilançolarından ortalama maddi varlık değerlerinin alınarak, üç yılın ortalamasının hesaplanması,

• Kar ortalamasının maddi duran varlıklar ortalamasına bölünerek maddi varlıkların getirisinin hesaplanması,

• Sözkonusu üç yıl için maddi varlıklarının getiri oranının hesaplanması. (Bu oran sektör ortalamasının altında ise bu yöntem kullanılamaz)

ENTELEKTÜEL SERMAYE VE FİRMA DEĞERİ

Değer ve Değere Dayalı Yönetim

Bilinen en iyi performans ölçüm sistemi olması ve hissedar amacının firma değerini maksimize etmek olması sebebiyle değer, şirket ortaklarının ve organizasyonların ilgisini çeken, değişik anlamları içeren göreceli bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır (Copeland, 2001:22). Değer, herhangi bir nesnenin sağladığı toplam fayda, kullanım değeri, bir varlığın başka birisine verildiğinde karşılığında alınabilecek nesne miktarı olarak tanımlanabilmektedir (Şamiloğlu, a.g.e:43). Değerleme ise, işletmenin varlıklarını meydana getiren aktif ve pasif kalemlerin belirli bir tarihteki değerlerinin para birimi ile ifade edilmesidir. Firma değerlemesi de, sözkonusu firmaya ait kazançların, nakit akışlarının ve temettülerin geleceğe projekte edilerek bugünkü değere iskonto edilmesi yolu ile yapılmaktadır.

Bir organizasyonun değeri sadece maddi duran varlıkların değerinden oluşmamaktadır. Maddi duran varlıkların yanı sıra, maddi olmayan varlıklar da firma değerlemesinde değer yaratıcı unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sebeple, bir organizasyonun değeri fiziksel varlıklarının değerinden genelde daha büyük olmakta olup, son dönemdeki çalışmalar da piyasa değeri ile defter değeri arasındaki farkı açıklamak üzerine yoğunlaşmaktadır. Bugün isletmelerin gerçek varlıklarını çalışanların beyin gücü, bilgi yönetimi, bilgi sermayesi, mesleki zeka ve öğrenen organizasyonlar olarak bilinen entelektüel sermaye oluşturmaktadır (Birkner, 2000:49).

Brookings Institute tarafından yayınlanan Dr. Margaret Blair’in raporuna göre; 1978 yılında değer kavramı %80 maddi varlıklar, %20 de maddi olmayan varlıklarla ilişkilendirilmekteydi. 1988’e kadar geçen 10 yıllık süre içerisinde değer kavramı organizasyonlar tarafından daha farklı olarak algılanmaya başlanmış ve bu süreçte değer kavramının %45’i maddi varlılarla ilişkilendirilirken, %55’i de maddi olmayan varlıklarla ilişkilendirilmiştir. 1988-1998 arası dönemde ise tam anlamıyla bir dönüşüm yaşanmış, firmanın değerinin sadece %30’u maddi varlıklarla ilişkilendirilmiştir (Sullivan, 2000:111).

Bu dönemde, firmanın felsefesinin merkezine hissedarlara değer yaratmayı koyan, hissedar değeri maksimizasyonu amacına göre firmanın stratejisini, yapısını ve yöntemlerini belirleyen, performansın izlenmesinde hangi ölçülerin kullanılacağını ve yöneticilerin ne şekilde ödüllendirileceğini belirten değere dayalı yönetim ortaya çıkmıştır. Değere dayalı yönetim, değer yaratma zekası ile bu zekayı uygulamaya dönüştürmek için gerekli olan süreçlerin ve sistemlerin yönetimi arasındaki bütünleşme olarak tanımlanmaktadır (Koller,1994:87). Sözkonusu yaklaşım, yöneticileri hissedarlar gibi düşünmeye ve hareket etmeye cesaretlendirmekte olup, geleneksel yönetim davranış ve alışkanlıklarını değiştirerek organizasyon içerisinde değer kültürü yaratarak onları bu hedefe yönlendirmektedir (Ercan, 2001).

Firma değerini artırmayı esas alan yönetim biçiminin firma değerini etkileyen unsurları da belirlemesi gerekmektedir. İşletmelerde bulunan fiziksel varlıkların yanı sıra, bilgiye dayalı olarak ortaya çıkan maddi olmayan varlıklar da, rekabet avantajlarına sahip olabilmek ve bu avantajlardan maksimum derecede faydalanabilmek için gerekli olan en temel unsurların başında gelmektedir. Maddi olmayan varlıkların mobilitesinin, yani kullanım kabiliyetlerinin maddi varlıklara oranla yüksek olması bu varlıkların önemini artıran bir unsur olmaktadır. Bu sebeple işletmelerde bilançoyu önemli derecede etkileyen, fakat bilanço yapısında görülmeyen varlıklara yönelik yatırımların oranı da giderek artmaktadır (Thaker, 2001:67).

Firma değerindeki bu değişim, maddi varlıklardan maddi olmayan varlıklara doğru olan bir gelişmenin sonucunda sanayileşmiş batı ülkelerinde ve ABD’de ortaya çıkmıştır. Bu gelişmenin tüm dünyada devam edeceği, yeniliğin ve bilginin değerinin artacağı tahmin edilmektedir. Firma değerinin büyük ölçüde maddi olmayan varlıklara kaymasındaki önemli faktörler arasında yasal yapıdaki değişmeler, internet ve bilgi teknolojisindeki gelişmelerin etkileri ve entelektüel sermayenin kaldıraç etkisi sayılabilir (Sullivan, 2000:112).

• Yasal Yapıdaki Değişmeler: Bu gelişmedeki en önemli etkilerden birisini patentlerin değer üzerindeki olumlu etkisi oluşturmaktadır. Mahkemeler, şirketlerin maddi olmayan varlıklarının en önemli unsurlarından birisi olan patentleri ve patent sahiplerini korur yönde verdikleri kararlarla, patent ve firma sahiplerinin entelektüel zenginliğini artırmışlardır.

• İnternet ve Bilgi Teknolojisinin Etkisi: İnternetteki hızlı gelişime paralel olarak bilgi teknolojisinin kapasitesinin üstel biçimde artması, endüstriyel dünyayı yeni ekonomi paradigmasına yönlendirmiştir. Sanayi çağında değerin kaynağını maddi varlıklar oluştururken bilgi çağında daha çok maddi olmayan varlıklar oluşturmaktadır. Endüstriyel paradigmada firmalar kıtlık ekonomisinin doktrinleri altında çalışmaktaydırlar. Eğer bir şirket altın ve benzeri değerli varlıklara sahip ise, altın kıt olduğu sürece o firma için bir değer oluşturmaktaydı. Oysa, bilgi çağındaki unsurlar çok farklıdır. Bilgi, maddi varlılardan farklı olarak kendisine sahip olan kişi ve kuruluşların sayısı arttıkça değer kazanmaktadır. Bu paradigma, bilginin fazla üretildiğinde değerinin de o oranda artacağını belirtmektedir. Bolluk ekonomisinde firmalar, daha önceden belirli bir ücret talep ederek sundukları ürünleri veya hizmetleri ücretsiz olarak sunmaktadırlar. Ücretsiz olarak sunulan bu ürün ve hizmetlerin yerini değeri daha yüksek olan ürün ve hizmet gurupları almakta olup, böylece firmanın değeri de artmaktadır.

• Entelektüel Sermayenin Kaldıraç Etkisi: Entelektüel sermaye, firmanın karlılığı üzerinde kaldıraç etkisi yaratabilmektedir. Entelektüel sermaye, firmaların yeni ürünler ve hizmetler ortaya koymasına, yeni iş süreçleri ve yeni organizasyonel yapılar oluşturmasına olanak sağlamaktadır. Entelektüel sermayenin kaldıraç etkisine ilişkin önemli bir örneği Boston Üniversitesinden Prof. Stanley Davis’in "Gelecek Mükemmel Olacak" isimli kitabı oluşturmaktadır. Bu kitapta şirketlerin başarıya ulaşmaları için ürettikleri ürünlerde bilgiye daha çok yer vermeleri gerektiği ifade edilmektedir. Bunun anlamı, aynı ürünlerin daha çok bilgi ile donatılmaları gerektiğidir. Geçen birkaç yıllık süre bizlere Prof Davis’in tahminlerinin doğruluğunu göstermiştir. Konu ile ilgili olarak otomobil örneği göz önüne alındığında 20 yüzyılın sonunda otomobil endüstrisi bilgisayar çiplerinin önemli kullanım alanlarından birisi olmuştur. Bilgisayarlar, motoru daha etkin çalıştırmada, vites sistemleri geliştirmede, araç telefonlarını ve araçların yön tayininde kullanıdıkları küresel pozisyon belirleme sisteminde de (GPS) kullanılmaktadır. Sonuçta bilgisayarlar otomobil camlarındaki sileceklerinin otomatik olarak çalışmasından, farların otomatik yanıp sönmesine kadar farklı birçok alanda kullanılmaktadır. Bu süreçte otomobiller önemli ölçüde büyümemiş ya da küçülmemişlerdir. Ancak, son 10 yılda otomobillerin içerdiği bilgi dikkate değer ölçüde artış göstermiştir. 

Diğer ürünlerde de değerin önemli bir bölümünü bilgi ve maddi olmayan değerler oluşturmaktadır. Telefonların, bilgisayarların, elektronik ev aletlerinin, çocukların oyuncaklarının ve kredi kartlarının içine çipler yerleştirilmiştir. Günümüzde bütün ürün veya hizmetler, entelektüel sermaye vasıtasıyla yaratılan yenilikler sonucunda kullanım alanlarını giderek genişletmişlerdir.

Entelektüel Sermaye İle Firma Değeri Arasındaki İlişki

İşletmelerin bilançolarında görülen fiziksel varlıklarının yanı sıra, bilgiye dayalı olarak ortaya çıkan maddi olmayan varlıkları da, firma değerlemesinde somut varlıklar kadar önem taşır hale gelmiştir. Maddi olmayan varlıkların mobilitesinin, maddi varlıklara oranla yüksek olması bu varlıkların önemini artıran bir unsur olmuş, şirketlerin piyasa değerinin belirlenmesinde maddi olmayan varlıkların paylarında meydana gelen artış, son dönemlerde daha da hızlanmış ve bu sebeple de firma değerlemesi süreci daha karmaşık hale gelmiştir.

Dünyada finansın duyarlı kitlesini oluşturan topluluklar hisse senedi fiyatı üzerine odaklanmış olup, son dönemlerde hisse senedi fiyatlarıyla entelektüel sermaye arasındaki ilişkiyi tanımlamaya çalışmaktadırlar. Günümüzde dünyadaki hisse senedi piyasaları bir bilgi şirketinin değerinin büyük ölçüde iki önemli unsura yönelik piyasa beklentileri ve inançları çerçevesinde şekillendiğine inanmaktadırlar. Bunlar; firmanın sahip olduğu entelektüel sermayenin miktarı ve firmanın bu entelektüel sermayeyi piyasada kaldıraç etkisi yaratmak amacıyla kullanabilme yeteneğidir. Kaldıraç faktörü, firmanın işletme ve pazarlama stratejileri arasından ticarileştirilebilecek olan yenilikleri seçme ve bunları nakde dönüştürme gücü olduğunu ifade etmektedir.

Entelektüel sermayeyi değerleme yaklaşımı geleneksel muhasebe yaklaşımından oldukça farklıdır. Muhasebe değerleme yaklaşımında maddi varlıklar ve işleme dayalı fiyatlar vardır. Entelektüel sermaye yaklaşımında ise değerin, yenilikler ve tamamlayıcı işletme varlıklarından oluşan iki kaynağı bulunmaktadır. Tamamlayıcı varlıklar firmanın yapısal sermayesinin özel bir ifade biçimidir. Sözkonusu varlılar; ticari hizmetleri, dağıtım kanallarını, müşteri kanalları ve ilişkilerini, satıcı listelerini tamamlayıcı teknolojileri, ticari organizasyonları ve organizasyon gücünü kapsamaktadır (Sullivan, 2000:232).

Genel olarak muhasebe yaklaşımında varlıklar doğrudan değerlendirilirken, entelektüel sermaye yaklaşımında yenilikler ve tamamlayıcı işlemler direkt olarak değerlendirilememektedirler. Ancak, bir bilgi şirketini değerlemede entelektüel sermaye yaklaşımı, işletme varlıkları yaklaşımına göre daha doğru sonuçlar ortaya koymaktadır. Entelektüel sermaye yaklaşımı ile değerlemede, bir bilgi firmasının entelektüel sermayesi, firmanın değerinin en önemli kaynaklarından birisini oluşturmaktadır Şirketler için değer oldukça geniş bir kavram olup, şirketin maddi varlıklarının değeri firmanın gerçek değerinin ciddi biçimde altında olabilmektedir. Bilgi şirketlerinin değerine bu noktadan bakabilmek için iki yol bulunmaktadır. Halka açık bir bilgi şirketinin hisse senetleri vasıtasıyla borsada firmanın cari piyasa değeri belirlenmektedir. Bu değer kimi zaman piyasa kapitalizasyon oranı olarak da adlandırılmaktadır. Piyasa kapitalizasyonu olarak adlandırılan bu değer, piyasayı iki açıdan ele almaktadır. Birincisinde değer kavramı, firmanın bilançosunda yer alan sabit varlıkların değerine işaret ederken, ikincisinde değer kavramı içerisine şirketinin sahip olduğu entelektüel sermaye miktarı ve bu entelektüel sermayenin yarattığı kaldıraç etkisi de dikkate alınmaktadır. Burada firmanın sahip olduğu maddi varlıklar entelektüel sermaye karmasının unsurlarından olan yapısal sermaye içerisinde yer almaktadır. Entelektüel sermaye bağlamında ki değer ise, firmanın yaratacağı yeniliklerden elde edilecek gelirlerle ifade edilmektedir. Bu durumda bir hisse senedinin piyasa fiyatı aşağıdaki biçimde tespit edilebilmektedir (Sullivan, 2000:119-120).

Bu denklem basit bir ifade ile bir firmanın maddi duran varlıklarının değeri ile işletmenin gelecekte elde etmeyi beklediği nakit akışlarının toplamı olarak ifade edilmektedir.

Aynı ilişkiyi entelektüel sermaye bağlamında ele alındığında denklem aşağıdaki biçimde oluşmaktadır

Bir firmanın değerini, firmanın sahip olduğu maddi varlıkların değeri ile sahip olduğu entelektüel sermayenin değerinin toplamı olarak ele almak yanlış olabilmektedir. Çünkü bir bilgi firmasının değeri, o firmanın maddi varlıklarının değeri ile entelektüel sermayesi tarafından yaratılan nakit akışlarının indirgenmiş değerinin toplamına eşit olmaktadır. Entelektüel sermayeye dayalı işletmelerde entelektüel sermaye, nakit akışları yaratmada kullanılan yenilikleri oluşturmakta ve onları nakde dönüştürerek nakit akışlarının kaynağı olmaktadır.

Firmanın yaratmış olduğu yeniliklerinden kaynaklanan nakit akışları bilgi şirketlerinin nakite dayalı önemli değer unsurlarından birisi olmaktadır. Bilgi şirketlerinde firmanın değeri, buldukları yeniliklerden kaynaklanan nakit akışlarından oluşmaktadır. Firmanın entelektüel sermayesindeki yeniliklere ilaveten yeni bir değer unsurunu da birbirlerini tamamlayıcı işletme varlıkları oluşturmaktadır. Tamamlayıcı işletme varlıkları, ekonomistler tarafından firmanın yapısal sermayesinden farklı olarak ele alınmakta olup, bu varlıklar bilgi işletmelerinin diğer bir kar kaynağını oluşturmaktadır.

Tamamlayıcı işletme varlıklarından gelir elde eden firmaların fiziksel varlıları da genellikle yüksek miktarlardadır. Bu firmaların elde ettikleri nakit akışları birbirlerini tamamlayan işletme varlıkları ile firmanın entelektüel sermayesinden kaynaklanan yenilikler sonucunda meydana gelmektedir. Bir bilgi firmasının bunlar dışındaki bir diğer bileşeni de yapısal sermayesidir. Buna karşın teoride bu varlıklar bilgi işletmeleri açısından değer kaynağı olarak görülmeseler de değer yaratma bağlamında etkileri büyüktür.

Firmanın gelirlerini tahmin etmede kullanılan formüle bu üç unsur yani; firmanın yeniliklerinden ya da entelektüel sermayesinden kaynaklanan kazançlara bağlı olan karlar, firmanın tamamlayıcı varlıklarından kaynaklanan karlar ve son olarak da firmanın yapısal sermayesinden kaynaklanan kazançlar dahil edilmelidir (Sullivan, 2000:122).

Bu formül hakkında birbirinden farklı yorumlar yapılabilir. Firmanın maddi varlıkları ele alınıp formüle edildiğinde değerin iki katı biçiminde alındığı şeklinde yorumlanabilmektedir. Bilgi firmalarının çoğunda maddi duran varlıkların firma değerinin küçük bir kısmını oluşturdukları düşünülmektedir. Bu sebeple bazı firmalarca bu denkliğe maddi duran varlıkların ilave edilmesi de genellikle firma değerini çok fazla etkilememektedir. Firma değerinin büyük kısmını maddi duran varlıkların oluşturduğu firmalarda ise, bu varlıklardan kaynaklanmayan kazançlar konusunda daha dikkatli olunmalıdır.

Konuyla ilgili olarak yapılan ikinci yorum, hisse senetlerinin fiyatını ve entelektüel sermayeden kaynaklanan gelir unsurlarının olumlu yönde etkilemek isteyen firmalar yatırımcılara ve finansal analistlere daha fazla önem vermelidirler. Çünkü bu unsurlar değer yaratma da temel taşları oluşturmaktadırlar.

Üçüncü bir yorum da, değer yaratma kaynağı olarak yapısal sermayesinden kaynaklanan kazançları girmiyorsa hisse senedi piyasası bu firmayı bir bilgi şirketi olarak  görmediğinin farkına varmaktadır. Gerçekten de hisse senedi piyasası kazançlarını genel varlılarından sağlayan firmaları bilgi şirketi olarak görülmemektedir.

SONUÇ

Bilgi çağını hızla yaşamakta olduğumuz günümüzde her alanda etkisini gösteren değişim ve gelişim süreci firma değerlemesi sürecini de etkilemiştir. Geleneksel firma değerlemesi büyük ölçüde işletmenin maddi duran varlıklarına dayanmakta olup, maddi olmayan varlıklar ise genelde değerlemeye dahil edilmemektedirler. Günümüzde firmanın piyasa değerinin belirlenmesinde en önemli varlıkları entelektüel sermaye oluşturmaktadır. Bugün birçok firmanın piyasa değerinin defter değerinden yüksek olması da bunun bir göstergesi olmaktadır.

KAYNAKÇA

BIRKNER L. R., "Knowledge Capital Measures and EH&S", Occupational Hazards, Cleveland, 2000.

BROOKING, A., Intellectual Capital, International Thomson Busıness Press, London, 2000.

BÜYÜKOZAN, Gülçin., "Entelektüel Sermaye Yönetimi", KalDer Forum Dergisi, Nisan-Mayıs-Haziran 2002.

COPELAND Tom ve Diğerleri, Valuation, John Wiley & Sons Press, New York, 2000.

ÇELİK, A. E., S.PERÇİN., "Entelektüel Sermayenin İşletme Bazında Ölçülmesi ve Değerlendirilmesi", Muhasebe ve Denetime Bakış, Sayı: 2, Ekim, 2000.

EDVINSSON, L., "Some Perspectives on Intangibles and Intellectual Capital", Journal of Intellectual Capital Vol: 1 No: 1, MCB University Press, 2000.

ERCAN, Metin. K., "Değere Dayalı Yönetim", VI. Finans Eğitim Sempozyumuna Sunulan Tebliğ, Bandırma, 2001.

ERCAN, M. K., A. Üreten., Firma Değerinin Tespiti ve Yönetimi, Gazi Kitabevi, Ankara, 2000.

KOLLER, T., "What Is Value Based Management", The Mc Kinsey quarterly, Number:3 New York, 1994.

LYNN, Bernadette., "Intellectual Capital", The Management Accounting Magazine, Vol.72 No:1, 1998.

NONAKA I., H. TAKEUCHİ., The Knowledge-Creating Company: How Japanease Companies Create the Dynamics of Innovation, Oxford University Press, New York-1995.

ÖNCE, Saime., Muhasebe Bakış Açısı ile Entelektüel Sermaye, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir-1999.

SEVİL, G., M. ŞEN., "Hisse Senetlerinin Piyasa Değeri ve Finansal Kararlar Arasındaki İlişkilerin Tobin-q Oranı ile Belirlenmesine Yönelik Bir Uygulama", İktisat, İşletme ve Finans Dergisi, Mart 2000.

STEWART, Thomas., Entellektüel Sermaye, Çev., Nurettin Elhüseyni, BZD Yayıncılık, İstanbul –1997.

SULLİVAN, Patrick H., Value –Driven Intellectual Capital, John Wiley & Sons Press, New York, 2000.

ŞAMİLOĞLU, Famil., Entelektüel Sermaye, Gazi Kitabevi., Ankara, 2002.

THAKER, Keyur., "Financial Management Analysis of Knowledge Capital and Earning with Reference to Selected Companies in Indıa", Journal of Financial Management and Analysis, January, 2001.

WILLIAMS, S. M., "Is Intellectual Capital Performance and Dısclosure Practices Related?" Journal of Intellectual Capital Vol: 2 No: 3, MCB University Press, 2001.

BANKA BONOLARI VE BANKA GARANTİLİ BONOLAR

BANKA BONOLARI VE BANKA GARANTİLİ BONOLAR:

Banka bonoları ve banka garantili bonoların özellikleri ve çıkarılma koşullarını düzenleyen kanunla finans piyasalarına iki yeni araç kazandırılmış olmaktadır. Birincisi banka bonosudur. Banka bonosu bankanın borçlu sıfatıyla düzenlediği bir senet olup halka satılmak üzere ihraç edilir. Banka garantili bono ise, bankadan kredi kullanmış olan ortakların kredi teminatı olarak bankaya verdikleri emre muharrer senetlerden bankanın garantisi altında halka arz ettiği senetlerdir. Her iki tür aracın ihracı ve halka arzı için SPK’dan izin alınması gerekir, ve halka arz bu izin çerçevesinde yapılır. Yine tebliğe göre bu tür araçları çıkarma yetkisi Bankalar Kanununa da uygunluğu nedeniyle sadece Kalkınma ve Yatırım bankalarına verilmiştir.[1]

Bonoların vadeleri en çok iki yıl olabilir. Banka bonolarının vadesi en az 90; en çok 360 gün olabilir. Banka garantili bonolarda ise vadeler en az 90 en çok 720 gün olabilir.

Bankanın çıkarabileceği bonoların toplam tutarı, son bilanço tarihindeki ödenmiş sermayesi ile ihtiyatlar toplamından zarar düşüldükten sonra kalan miktarın üç katını aşamaz.

Bonoların birinci elden satışı, ihraç edilen bankanın merkez ve şubelerinde yapılır. Bonolar iskontolu olarak ihraç edilir. Satılan bononun üzerinde yazılı bedel, anaparayı ve faizi kapsar. Bonoların ikinci el piyasada alım ve satımı serbesttir. Bu hüküm, bonoları ihraç etmiş bankalar için de geçerlidir.

Banka bonoları için uygulanacak iskonto oranı, bankalarca 1 yıl vadeli mevduata uygulanan azami faiz oranının (1,2) katsayısı çarpımı sonucu bulunacak oranı geçmemek üzere satış anında geçerli yıllık faiz oranı ile çarpımı sonucu bulunan rakamdır.

Banka garantili bonolarda ise uygulanacak iskonto oranı, vadeye göre değişmektedir. Vadesine en çok 360 gün kalmış bonolar için banka bonolarına uygulanan iskonto oranı kullanılacaktır. Vadesine 360 günden fazla kalmış banka garantili bonolara, bankalarca 1 yıl vadeli mevduata uygulanan azami faiz oranının 1,3 katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak oran uygulanacaktır.[2]


[1] Atilla Gönenli, İşletmelerde Finansal Yönetim, İstanbul, İstanbul Üniversitesi İşletme Fak., 1988, s. 510.

[2] Atilla Gönenli, İşletmelerde Finansal Yönetim, İstanbul, İstanbul Üniversitesi İşletme Fak., 1988, s. 510-511.

FİNANSMAN BONOLARI

FİNANSMAN BONOLARI:

Finansman bonosu, ülkemiz için yeni bir kısa vadeli menkul değer türüdür. Batı ülkelerinde “commercial paper” olarak adlandırılan finansman ihtiyacını karşılamak ve daha çok kurumsal nitelikteki yatırımcılara satmak üzere iskontolu olarak ve büyük küpürler halinde ihraç edilir. Vade 1 ay ile 9 ay arasında değişir. Finansman bonosu ihracı için Sermaye Piyasası Kurulundan izin almak gerekir. 500 milyon TL.’nın altındaki ihraç talepleri kurul tarafından değerlendirilmez. Kuruldan izin aldıktan sonra halka arz edilecek finansman bonoları bankalar veya A tipi bankerlik belgesi olan aracı kurumlar aracılığı ile satılır. Halka arz edilmeksizin ihraç halinde bonoların satışı, direkt olarak ortaklık tarafından yapılır. Bonolar ikinci el piyasasında serbestçe alınıp satılır.[1]

Finansman bonosu ihraç etmek isteyen kuruluşların son üç yıl faaliyet sonuçlarında zarar etmemiş olmaları gerekir. Tebliğ finansman bonolarının sermaye piyasası uygulamaları bakımından menkul değer sayılacağını belirtmektedir. Tebliğe göre finansman bonosu ihraç etmek isteyen halka açık olmayan şirketlerde öz kaynak tutarının en az 2 milyar lira olması gerekir. Bu koşula ek olarak finansman bonosu ihraç etmek isteyen kuruluşların öz varlıkları ile ilgili bir sınırlama daha vardır. Söz konusu kuruluşların öz kaynakları toplamı kuruluş bilançosunda görülen aktif toplamının ¼’ünden az olamaz. Kurul bu sınırlama ile borç/özvarlık oranında belli bir dengenin muhafaza edilerek finansman yapısı çok bozuk şirketlerin bono ihracına sınırlama getirmek istemiştir. Çünkü borç/özvarlık oranı en çok 3 veya bu rakamın altında olan şirketler bono ihracı için kurula başvurabileceklerdir.

Finansman bonoları, hazine bonolarında olduğu gibi iskontolu olarak ihraç edilir. İskonto oranının belirlenmesi ihraçcı kuruluşa bırakılmıştır. Fakat kurul, yüksek bulduğu iskonto oranını indirebilir.

Bonoların vadesi 90 günden az, ve 360 günden çok olamaz. Ara vadeler 30 gün ve katları olarak hesaplanır. Vadenin başlangıç tarihi bononun satışa sunulduğu ilk gündür. En çok kullanılan finansman bonosu türleri ise; Garanti kaydı taşımayan finansman bonoları, Ortaklığa karşı taahhüt edilmiş banka kredisi ile desteklenmiş bonolar ve Banka garantisi taşıyan bonolardır.[2]


[1] Atilla Gönenli, İşletmelerde Finansal Yönetim, İstanbul, İstanbul Üniversitesi İşletme Fak., 1988, s. 508.

[2] Atilla Gönenli, İşletmelerde Finansal Yönetim, İstanbul, İstanbul Üniversitesi İşletme Fak., 1988, s. 508-509.

HAZİNE BONOLARI

HAZİNE BONOLARI:

Devletin her yıl bütçe kanunlarına dayanarak, nakit açığını finanse etmek üzere ihraç ettiği kısa vadeli finansman araçlarıdır. Hazine bonolarının vadesi en çok bir yıldır ve hamiline olarak ihraç edilir. Ülkemizdeki uygulamada vadesi 6 aya kadar olanlara hazine bonosu, 6 aydan uzun olanlara; örneğin bir yıl vadelilere devlet tahvili denilmektedir.

Hazine bonoları ihale yoluyla ihraç edilmekte ve iskontolu olarak satışa sunulmaktadır. Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın uygulamasına göre belirlenen alım teklifi ile gerçek kişi ve kuruluşlar haftalık ihalelere katılabilmektedirler. İhaleye katılan kuruluşlar, almak istedikleri miktarı ve teklif ettikleri faiz oranını bildirirler. Müsteşarlık gelen teklifleri değerlendirerek bir kısmını veya tamamını kabul edebilir.

Hazine bonolarının en iyi müşterileri bankalardır. Hazine bonoları sahip oldukları son derece düşük riske karşı yüksek faiz getirisi sağlamaktadır. Bunun nedeni ise hükümetin izlediği yüksek faiz politikasıdır. Bu özelliği ile hazine bonoları iyi bir plasman alanı olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca hazine bonoları disponibilite oranı hesaplanırken nakit olarak kabul edilmekte ve ihaleler de teminat olarak kabul edilmektedir. Hazine bonolarının ikinci el piyasası oldukça hareketlidir. Bankalar alım satım da aracılık ederek ve geri satınalma anlaşmaları yaparak ek gelir elde etmektedirler.

İhale yoluyla faizleri belirlenen hazine bonolarının ikinci el piyasasında faizleri yine pazar güçleri tarafından belirlenmekte ancak kuruluşun nakit ihtiyacı, bankalar arası para borsasındaki faiz oranı bu oranın belirlenmesinde etkili olmaktadır.[1]


[1] Atilla Gönenli, İşletmelerde Finansal Yönetim, İstanbul, İstanbul Üniversitesi İşletme Fak., 1988, s. 505-506.

GERİ SATINALMA ANLAŞMALARI – REPO

GERİ SATINALMA ANLAŞMALARI – REPO:

Ülkemizde hazine bonolarının ihracı ile yabancı bankaların öncülüğünde başlayan bir yatırım aracıdır. Kısa vadeli olan bu yatırımda, yatırımcı kişi ve kuruluşa genellikle finansal kuruluş olan satıcı bir menkul değer satarak belirli bir tarihte bu menkul değeri geri satınalmayı taahhüt etmektedir. Geri satın alma fiyatı, satış fiyatından yüksektir ve aradaki fark tahakkuk ettirilen faize eşit olmaktadır. Ülkemizde de bankalar yatırımcılara hazine bonosu satmakta ve belli bir tarihte aralarında kararlaştırılan fiyattan geri satınalmayı taahhüt etmektedir. Repoların belirlenmiş bir getirisi yoktur. Bankaların nakit ihtiyacı, yatırım miktarı ve vadesi bu oran üzerinde oldukça etkili olmakla birlikte, piyasanın durumu, bankalararası rekabet gibi faktörlere bağlı olarak repo oranı değişmektedir.[1]


[1] Atilla Gönenli, İşletmelerde Finansal Yönetim, İstanbul, İstanbul Üniversitesi İşletme Fak., 1988, s. 507.

MEVDUAT SERTİFİKALARI:

MEVDUAT SERTİFİKALARI:

Bankalar tarafından ihraç edilen kısa vadeli ve SPKa.nun uygulanmasında menkul değer sayılmayan bir kıymetli evrak türüdür. Ülkemizde ilk defa 1980 yılında çıkartılan mevduat sertifikaları tasarruf sahipleri tarafından tercih edilmektedir.

Halk arasında “sırdaş hesap” olarak bilinen mevduat sertifikası, ülkemizdeki uygulanan şekliyle bir tür vadeli tasarruf hesabıdır. Diğer ülkelerdeki uygulamada mevduat sertifikası çok büyük küpurlar halinde ihraç edilmekte ve oldukça aktif bir ikinci el piyasasına sahip bulunmaktadır. Ülkemizde mevduat sertifikalarının ikinci el piyasası mevcut değildir. Mevduat sertifikaları, vadeli tasarruf mevduatın bir türü olduğundan, getirisi bu tür tasarruf hesabı faizlerine eşittir.[1]


[1] Atilla Gönenli, İşletmelerde Finansal Yönetim, İstanbul, İstanbul Üniversitesi İşletme Fak., 1988, s. 508.

HİSSE SENETLERİ:

HİSSE SENETLERİ:

Hisse senetleri, sahibine ortaklık hakkı sağlayan bir menkul değer türüdür. Hisse senedi sahiplerinin hakları ve şirkete karşı yükümlülükleri çeşitli yasalarla düzenlenmiştir. Yasal düzenlemeler, Türk Ticaret Kanununun (TTK) çeşitli maddeleri ile Sermaye Piyasası Kanunun (SPK) ve Sermaye Piyasası Kurulunun bu konuda yayınladığı tebliğlerden oluşmaktadır. Yatırımcılar açısından şirketin hisse senetlerini halka arz etmiş olup olmadığı da önem teşkil etmektedir. Şöyle ki; hisse senetlerini halka arz etmiş bir kuruluş hem TTK hem de SPK ve Kurulun denetimine tabidir. Hisse senetlerini halka arz etmemiş, yani halka kapalı olan bir şirket ise ortaklara karşı yükümlülükleri itibariyle sadece TTK hükümlerine tabidir.[1]

Sermayesi paylara bölünmüş komandit şirketler de hisse senedi çıkarabilmekte ancak bunlar halka arz yoluyla satılamamaktadır. Kooperatifler ise kıymetli evrak niteliğine sahip olmayan ortaklık senedi çıkarabilmektedirler.[2]

Pay, esas sermayenin belirli sayıda, eşit itibari değerlere bölünmüş parçalarını belirtmektedir. Şirkette payı olan kimseye pay sahipliği sıfatını kazandırır. Payın senede bağlanmasını ifade eden hisse senedi düzenlenmeden önce de pay vardır ve senede bağlanması zorunlu değildir.[3]

Pay senetleri çeşitli şekillerde sınıflanabilmektedir. Bu sınıflama A, B, C, ve ilah. harfleri ile yapıldığı gibi adi, ayrıcalıklı sıfatları ile de yapılabilmektedir. Aynı zamanda kurucu pay senedi ve yararlanma (intifa) senetleri de bu türler arasında yer alabilmektedir. Taşıyana ve ada yazılı pay senetleri de bir başka sınıflama olarak karşımıza çıkar. Bu sınıflamalarda ilk ağızda bizi ilgilendiren, pay senetlerinin sahiplerine sağladığı gelir ve buna karşılık yüklediği risktir. Kural olarak şirkete fon sağlayanlardan bir grup gelir açısından en yüksek çıkarları elde edebilme şansını elinde tutarken, aynı zamanda işin de riskini üstlenecektir. Şu hale göre bu sınıflamalarda kim bu durumda ise finansta söz konusu grup öneme sahiptir. Bu gruba “adi pay senedi sahipleri” denilmektedir. Şirketin tek bir sınıf pay senedine sahip olması halinde ayrıca bir sınıflama gerekmediği için bunları finansın anladığı anlamda adi pay senedi sahibi saymak gerekecektir. Birden fazla grup bulunduğunda bu gruplardan biri riskten kurtulup gelir ve yönetimi kendine alamaz. Bu tür bazı düzenlemeler ülkemizde görülmekle beraber, bunları birikimcilerin bilgisizliğinin ürünü saymak gerekir. Bu tür şirketlerde uzun dönemde sermaye yapılarının tersliğini düzeltmek zorundadır.[4]


[1] Atilla Gönenli, İşletmelerde Finansal Yönetim, İstanbul, İstanbul Üniversitesi İşletme Fak., 1988, s. 503.

[2] Sermaye piyasası ve Borsa bilgileri Kılavuzu, İMKB, s. 146.

[3] Nevin Soygür, Ticaret Hukuku, Cilt 2, s. 99.

[4] Atilla Gönenli, İşletmelerde Finansal Yönetim, İstanbul, İstanbul Üniversitesi İşletme Fak., 1988, s. 514.

VARLIĞA DAYALI MENKUL KIYMETLER:

VARLIĞA DAYALI MENKUL KIYMETLER:

Varlığa dayalı menkul kıymetler (VDMK), ihraççıların kendi ticari işlemlerinden doğmuş alacakları ve Sermaye Piyasası Kurumunun belirlemiş olduğu kurallar çerçevesinde belirlenen alacaklar karşılığında yine Sermaye Piyasası Kurulunca kayda alınarak ihraç edilen kıymetli evraklardır. Nama veya hamiline yazılı olarak düzenlenebilen VDMK’lerin ihraç edilen menkul kıymetlere dayanarak teşkil eden alacakların türü, ihraç edecek şirketin unvanı ve merkez adresi, belirli bir meblağı kayıtsız şartsız ödeme taahhüdü, vade, ödeme yeri, getiri türü gibi unsurları bünyesinde bulundurması gerekmektedir.[1]

Varlığa dayalı menkul kıymetlerin ihracında işleme konu olabilecek bazı alacak türleri şunlardır; bankaların gerçek kişilere, ticari amaçla kullanılmak kaydıyla, mal ve hizmet alımlarında kullanılmak üzere açmış oldukları Tüketici Kredileri, Konut Kredileri, Finansal Kiralama Sözleşmesinden Doğan Alacaklar, İhracat İşlemlerinden Doğan Alacaklar vb.[2]

Varlığa dayalı menkul kıymetler doğrudan veya alacakların belirlenmesi suretiyle dolaylı ihraç edilebilmektedir. İhraççı kuruluşun kendi ticari işlemlerinden doğan alacaklar karşılığında VDMK ihraç etmesine doğrudan ihraç; başka kuruluşların alacaklarını belirleyerek bunlar karşılığında ihraçta bulunmasına da dolaylı ihraç denilmektedir. VDMK’lerin halka arz yoluyla satışı zorunludur. Halka arz edilmeksizin satılmak üzere (tahvil, finansman bonosu vb. borçlanma senedi ihraçlarında olduğu gibi) VDMK ihracı mümkün olmamaktadır. Alınan menkul kıymetleri ihraç edebilecek kuruluşlar; bankalar, finansal kiralamaya yetkili kuruluşlar ve genel finans ortaklıklarıdır.[3]

Halka arz yoluyla satılacak varlığa dayalı menkul kıymetlerin nominal değerleri toplamı, her bir tertip için, bu tertibin dayalı olduğu alacak portföyünde yer alan alacakların ihraç tarihindeki toplam tutarın % 90’ını aşamamaktadır. Alacak portföyünü oluşturan alacakların nominal değerleri toplamının tamamı için VDMK ihraç ettirilmeyerek (% 10’luk bir marj bırakılarak) bazı alacakların ödenmemesi olasılığına karşı tasarruf sahipleri korunmaya çalışılmıştır. VDMK’lere ilişkin vade sınırlaması bulunmamakla birlikte, ilgili tebliğde vade başlangıç tarihi belirtilmemiş ve uygulamada satış süresinin son günü vade başlangıç tarihi olarak alınmaktadır.[4]


[1] Nurcan Öcal, Türkiye’de Menkul Kıymet Uygulaması, Ankara, Sermaye Piyasası Kurulu, 1997, s. 42.

[2] Nurcan Öcal, Türkiye’de Menkul Kıymet Uygulaması, Ankara, Sermaye Piyasası Kurulu, 1997, s. 43.

[3] Nurcan Öcal, Türkiye’de Menkul Kıymet Uygulaması, Ankara, Sermaye Piyasası Kurulu, 1997, s. 44.

[4] Nurcan Öcal, Türkiye’de Menkul Kıymet Uygulaması, Ankara, Sermaye Piyasası Kurulu, 1997, s. 50.

TAHVİLLER

TAHVİLLER:

Anonim şirketlerin ödünç para bulmak için itibari kıymetleri eşit ve ibareleri aynı olmak üzere çıkardıkları borç senetlerine “Tahvil” adı verilir. Ülkemizde tahvil piyasasının hemen hemen tamamını özel sektör tahvilleri oluşturur. Tahvil ihracı, özellikle özel sektör kuruluşlarınca tahvil çıkarılması 1970’li yıllarda başlamış ve giderek önemli bir pazar oluşturmuştur. Günümüzde Türk sermaye piyasasında özellikle birinci el piyasada tahvil kesiminin daha hareketli olduğu söylenebilir. 1984 yılında 12 milyon TL. civarında olan tahvil araçları 1986’da 111 milyon TL.’ ye ulaşmıştır.[1]

Ülkemizde tahvillerin yasal olarak düzenlenmesi çeşitli kanun, tebliğler çerçevesinde gerçekleştirilmektedir. Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) tahvillerle ilgili hükümleri, Sermaye Piyasası Kanunu’nun çeşitli hükümleri, Sermaye Piyasası Kurulu ve T.C. Merkez Bankası tebliğleri tahvil araçları ve işlemleri ile ilgili yasal düzenlemeleri içermektedir. Görüldüğü gibi yasal düzenlemeler konusunda bir birlik söz konusu değildir. Tahvillerin miktar, faiz ve satış şartlarını T.C. Merkez Bankası belirtmekte buna karşılık tahvil ihraçlarında izin Sermaye Piyasası Kurulundan alınmaktadır.[2]

Tahvil ihracı konusundaki en ayrıntılı düzenleme, 1982 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan “Anonim Ortaklıkların Tahvil ihracına ilişkin Esaslar” ile ilgili tebliğidir. İster halka arz edilsin, isterse halka arz edilmemek üzere ihraç edilmiş olsun, tüm tahvil ihraçlarında Sermaye Piyasası Kurulundan izin almak zorunluluğu vardır. Bu tebliğde yer alan belli başlı önemli maddelere göre;

İhraç edilecek tahvillerin azami miktarı, anonim ortaklığın halka açık bir şirket olup olmamasına göre değişmektedir. Halka açık ve Sermaye Piyasası Kanununa tabi anonim ortaklıklarda, öz varlık miktarı kadardır. Öz varlık ise ödenmiş sermaye, son bilanço tarihine kadar ayrılmış ihtiyatlar toplamından zararlar düşülmek suretiyle kalan miktardır.

Halka açık olmayan anonim ortaklıklarda ise ihraç edilebilecek tahvil miktarı TTK hükümlerine göre son bilanço tarihindeki ödenmiş sermaye tutarından fazla olamaz. Böylece Sermaye Piyasası Kanunu ile birlikte halka açık ortaklıklara tahvil ihracı bakımından bir avantaj sağlanmıştır.

Tahvillerin vadesi en az 2 yıl, en çok da 7 yıl olabilir. Bu şekli ile de tahvillerin uzun vadeli finansman aracı olmaktan çok, orta vadeli finansman aracı olduğu söylenebilir. Vade satış süresinin bitiminde başlar.

Tahvillerin anaparası, vade bitiminde bir defa ödenir. Geri ödeme açısından, Kurul defa’tan itafa yöntemini benimsemiştir. Bununla beraber iki yıldan uzun vadeli tahvillerde geri ödeme, eşit taksitlerle yapılabilir.

Ülkemizdeki uygulamada T.C. Merkez Bankası yeni ihraç edilen tahvillerin minimum satış fiyatlarının belirlenmesinde bir takım kısıtlamalar koymuştur. T.C. Merkez Bankasının yayınladığı tebliğe göre, faiz ödemeleri yıllık, 6 aylık veya 3 er aylık dönemler itibariyle yıllık, 6 aylık veya 3 aylık kuponlara bağlı olarak yapılabilir. Değerleme ile ilgili bir husus, Merkez Bankasının söz konusu tebliği tahvilin nominal değerinin altında bir değerden satışına izin vermektedir. Fakat bu konuda da bir sınırlama vardır.

Tahviller, satış süresi içinde nominal değerin en çok % 5 noksanı ile satışa arz edilebilir. Satış fiyatına ek olarak, aracı kuruluşlarla ihraç edilen tahviller için bir de aracılık yüklenimi için komisyon ödemesi söz konusudur. Yasal olarak bu komisyon, nominal değerin % 5’inden fazla olamaz

Tahvil faizleri, Gelir Vergisi Kanununun 75/5 maddesine göre menkul sermaye iradı kabul edilir ve faizler halen % 10 oranında kaynakta vergiye tabidir. Stopaja ek olarak, faiz gelirlerinde vergi tutarının % 3 oranında Savunma Sanayi Destekleme Fonu kesintisi yapılır.[3]


[1] Atilla Gönenli, İşletmelerde Finansal Yönetim, İstanbul, İstanbul Üniversitesi İşletme Fak., 1988, s. 500.

[2] Atilla Gönenli, İşletmelerde Finansal Yönetim, İstanbul, İstanbul Üniversitesi İşletme Fak., 1988, s. 501.

[3] Atilla Gönenli, İşletmelerde Finansal Yönetim, İstanbul, İstanbul Üniversitesi İşletme Fak., 1988, s. 502-503.

MENKUL KIYMETLERİN GELİŞİMİ VE ORTAYA ÇIKIŞI

MENKUL KIYMETLERİN GELİŞİMİ VE ORTAYA ÇIKIŞI

Menkul kıymetleştirme ilk olarak 1970’lerin ortalarında Amerika Birleşik Devletleri’nde ortaya çıkmıştır. İlk ihraçlarda ipoteğe dayalı alacaklar menkul kıymetleştirilmiştir. 1987’lerin sonunda bu ihraçların tutarı ABD’nde 682 milyon dolara, aynı zamanda da bu tür alacakların % 25’ine ulaşmıştır. Başlangıçta ipoteğe dayalı menkul kıymetler kamu kurumları tarafından ihraç edilmekte iken sonradan özel sektör için de cazip olmaya başlamıştır. 1987’de ABD’nde toplam menkul kıymetleştirmenin % 3’ü özel sektöre dahil şirketler tarafından gerçekleştirilmiştir.[1]

Avrupa’da varlığa dayalı menkul kıymetler piyasalarının gelişimi ABD’ndekine oranla daha yavaş olmuştur. Ancak, son yıllarda Avrupa’da ticari bankalar ve uluslararası fon yöneticileri varlığa dayalı menkul kıymetlere büyük ölçüde yatırım yapmaya başlamışlardır. ABD’nde yaygın olarak kullanılan diğer aktif destekli menkul kıymetler Avrupa’da henüz uygulanmamaktadır. Avrupa’da gerçekleştirilen menkul kıymetleştirmede, menkul kıymetlerden gelecek olan ödemelerin teminat altına alınış biçimi ABD’nden farklıdır. Burada bir devlet garantisi söz konusu değildir. Ancak, bunun yerine ihraçlar, yine yüksek değerleme alabilecek değişik güvence mekanizmalarını içerecek şekilde yapılandırılmaktadır. Yatırımcılara yapılacak ödemelerin aksaması halinde kullanılmak üzere kredi değerliliği yüksek bir bankanın ihraca özel bir akreditif açması veya uzman bir sigorta kuruluşundan kısmi veya tam garanti alınması bu mekanizmalardan bazılarıdır.[2]

ABD ve Avrupa’da hızlı bir şekilde kendisine yer edinen “menkul kıymetlere yatırım yapma” düşüncesi Türkiye’de de özellikle son yıllarda giderek yaygınlaşmaktadır çünkü firmaların tahsilatları ile ödemeleri her zaman birbirine denk olmayabilir. Ödemelerden artan, fazla nakitler gelecek ihtiyaçlarda kullanılacaktır. Firmaların niteliklerine göre de fazla nakitlerin yatırılacağı yatırım araçları değişiklik göstermektedir. Halen yaygın olarak kullanılmakta olan belli başlı yatırım araçları olarak şunlar örnek verilebilir;


[1] Nurcan Öcal, Türkiye’de Menkul Kıymet Uygulaması, Ankara, Sermaye Piyasası Kurulu, 1997, s. 4-5.

[2] Nurcan Öcal, Türkiye’de Menkul Kıymet Uygulaması, Ankara, Sermaye Piyasası Kurulu, 1997, s. 5-9.

TEMEL ANALİZ TEKNİK ANALİZ

1. TEMEL ANALİZ

Temel analiz, hisse senedinin gerçek değerinin belirlenmesine yönelik bir değerlendirme yöntemidir. Bu yöntemde hisse senedinin fiyatını belirleyen ekonomik tahminler, rekabet, yönetim becerisi, dağıtım kanalları, finansal yapı, likidite ve karlılık gibi temel olguların ve bunların o hisse senedinin fiyatını nasıl etkilediğini analiz edilmesiyle hisse senedi yatırım değerinin yada gerçek değerinin belirlenmesi söz konusudur. Temel analizi uygulayanlar hisse senedinin yatırım yapmaya değer görüldüğü fiyatı belirlerler ve bu fiyatı hisse senedinin cari fiyatıyla karşılaştırarak yatırım kararlarını verirler.

Temel analiz yöntemi içerisinde de çeşitli yöntemler bulunmaktadır. Ekonomi, endüstri,ortaklık(firma) analizi bu yöntemler içerisinde en çok kullanılanlardır. Bu analizde ilk olarak ülke ekonomisinin içinde bulunduğu durum incelenir. İnceleme sırasında aşağıdaki göstergeler göz önünde tutulmaktadır.

-Faiz oranları

-Para arzı ve talebinin dengesi

-Enflasyon oranları

-Dış ticaret açıkları

-Ödemeler dengesi açıkları

-Banka faiz oranları

-Döviz fiyat hareketleri

-Kamu kesimi harcamaları

-Merkez bankası para politikaları

-Ülke parası ile ilgili siyasi kararlar

Bundan sonra genel ekonomik durumdan sektörlerin nasıl etkilenecekleri araştırılır.Yatırım yapılacak sektör veya sektörler belirlendikten sonra sektördeki firmalardan yatırım yapılması avantajlı olanının belirlenmesi için bilanço kalemlerinin incelenmesi gerekmektedir. Bu aşamada dikkat edilmesi gereken noktalar şunlardır:

-Şirketlerin pazar payları

-Şirketlerin rekabet güçleri

-Şirketlerin karlılık durumları

-Şirketlerin ürettikleri mal ve hizmetlerin maliyetleri

-Şirketlerin özsermaye durumları

-Şirketlerin patent ve imtiyaz sahibi olup olmadıkları

Ekonomi, endüstri, ortaklık analizinde bu unsurlara gore yatırım yapılacak şirketlere karar verilir.Bu analiz şekli dışında bilanço kalemleri arasındaki ilişkileri göz önüne alarak yapılan analizler de bulunmaktadır. Bunlardan en önemlisi oran analizleridir. Bilanço kalemleri arasındaki oranlar bulunup, diğer şirketlerin oranlarıyla karşılaştırılması oran analizinin mantığını oluşturmaktadır. En çok kullanılan oranlar:

a.Likidite oranları

-Cari oran(kısa vadeli varlıklar/kıa vadeli borçlar)

-Likit oran(kısa vadeli varlıklar eksi stoklar//kısa vadeli borçlar)

-Nakit oran(kasa+banka+serbest menkul kıymetler/kısa vadeli borçlar)

b.Faaliyet oranları

-Alacak devir hızı(kredili satışlar/net ticari alacaklar)

-Stok devir hızı(satılan malın maliyeti/stoklar)

-Toplam varlık devir hızı(net satışlar/toplam varlıklar)

c.Finansal yapı ile ilgili oranlar

-Toplam borç/toplam varlık oranı

-Toplam borç/özsermaye oranı

-Faiz karşılama oranı(faiz ve vergi öncesi kar/faiz giderleri)

d.Karlılık oranları

-Brüt satış karı(net satışlar eksi satılan malın maliyeti/net satışlar)

-Özsermaye karlılığı(vergi sonrası net kar/özsermaye)

-Toplam varlık karlılığı(faiz ve vergi öncesi kar/toplam varlık)

1.1 Değerleme Yöntemleri

Ekonomi,endüstri ve ortaklıkla ilgili saptamalar yapılmasından sonra, hisse senedinin gerçek değerinin saptanmasına yönelik çeşitli yöntemler vardır. Hisse senedi için hesaplanacak gerçek değer, piyasa fiyatı üstünde olduğunda, bu hisse senedine yatırım yapmanın uygun olduğu sonucuna varılacak, aksi takdirde yatırımdan vazgeçilecek hatta, elimizde mevcutsa bu hisse senetlerinin satılmasına karar verilecektir.

1.1.1 Temettü(kar payı,dividant) modeli

Bu modele gore bir yatırımcı için hisse senedinin gerçek değeri, bu hisse senedine sahip olmakla, her yıl eline geçecek nakit miktarının diğer bir deyişle kar payı gelirlerinin bugünkü değerine eşittir.

2 v

GD = [D1/1+k] +[D2/(1+k) ] +……+[Dv/(1+k) ]

a.Dağıtılacak kar paylarının yıllar içinde sabit kaldığı ve hep aynı D değerini alacağı varsayımı altında;

v t

GD= å D1/(1+k) =D/k

t=1

b.İşletmenin her yıl dağıtacağı kar paylarının sabit g oranı kadar büyüme göstereceği varsayılıyorsa,

GD= D1/k-g

c.Yıllar içinde farklı büyüme oranları gerçekleşeceği, örneğin ilk m yıl boyunca g1 büyüme oranının m+1 . yıldan sonra ise y2 büyüme oranı gerçekleşeceği varsayılırsa,

m t t m

GD= å D0(1+g1) /(1+k) + 1/(1+k) [Dm+1/k-g2]

t=1

1.1.2 Solofsky-Murphy Modeli

Bu modelin de kar payı modelinden farkı yoktur. Modele gore hisse senedinin gerçek değeri:

n t t n

GD= å [ D0(1+g1) /(1+k) ] + Pn /(1+k)

t=1

1.1.3 Fiyat/Kazanç Oranı Yaklaşımı

Hisse başına net kar ile hisse senedi fiyatı arasında uygun bir çarpan katsayısı bulunması gereğinden hareket eder.Hisse başına düşen kar e ile gösterilir.

a.Kar paylarının sabit kalacağı varsayımına gore;

Fiyat= D/k

(Fiyat/Kazanç) oranı=F/e= D/e/k=Kar payı dağıtma oranı/k

b.Kar paylarının sabit oranda büyüyeceği varsayımına gore;

Fiyat= D1/k-g

(Fiyat/Kazanç) oranı= F/e1=D1/e1/k-g=Kar payı dağıtma oranı/k-g

1.1.4 Piyasa Değeri/Defter Değeri Oranı Yaklaşımı

Bu yaklaşımda fiyat/kazanç yaklaşımında olduğu gibi, iki büyüklük arasında belli bir katsayı saptamaya yöneliktir.

GD= Defter Değeri * (Piyasa değeri/defter değeri) oranı

1.1.5 Regresyon Modeli

Bu modelde hisse senedi fiyatı bağımlı, bunu etkileyebilecek çeşitli faktörler de bağımsız değişkenler olarak alınıp regresyon analizleri yapılır ve çeşitli faktörlere ait katsayılar belirlenmeye çalışılır.Bu analizde regresyon denklemi;

Y=a+bX1+cXn +…….+mXn

2. TEKNİK ANALİZ

Teknik analizde temel varsayım piyasadaki hisse senetleri fiyatlarının kendi içlerinde önceden izlenebilecek bir eğilime sahip olduklarıdır. Bu temel varsayımdan hareketle bir işletmenin pay senetlerinin geçmiş fiyat hareketlerini izleyen bir yatırımcı bu fiyatların gelecekte ne yönde gelişeceği konusunda teknik bilgilere sahip olabilecektir. Teknik analizcilere gore hisse senetlerinin yatırım değerlerinden bağımsız olarak kendilerine özgü bir yaşam biçimleri vardır. Temel analizceler piyasanın en önemli belirleyecilerinden biri olan ‘yatırımcıların duygularını’ dikkate almamaktadır.

Teknik analizin temel varsayımları şunlardır:

-Piyasa fiyatı yalnızca arz ve talebin karşılıklı etkisiyle belirlenir.

-Arz ve talep akılcı ve akıldışı pek çok factor tarafından etkilenir.

-Piyasadaki küçük dalgalanmalar bir kenara bırakılırsa, hisse senedi fiyatları uzunca dönemler süren belirli trendler izlerler.

-Trenddeki değişimler arz ve talepteki kaymalardan ortaya çıkar.

-Hangi sebepten kaynaklanıyor olursa olsunlar, arz ve talepteki kaymalar er veya geç Pazar hareketlerinin kaydedildiği grafikler aracılığıyla tespit edilebilirler.

-Bir takım fiyat hareketleri zaman içinde tekrarlanma eğilimi gösterirler.

Bu varsayımlara dayanarak, teknik analizciler, geçmiş verileri grafikler üzerine kaydeder,bu grafikleri inceleyerek bir takım davranış biçimleri saptamaya ve böylece gelecekteki fiyatları tahmin etmeye çalışırlar.

Teknik analizcilerin uyguladıkları ve yararlandıkları tekniklerin bazıları pazarın genel eğilimini tahmin etmeye bazıları ise tek tek hisse senetlerinin hareketlerini tahmin etmeye yöneliktir.

2.1 Pazarın Genel Eğilimini Tahmin etmeye Yönelik Yöntemler

Bu yöntemlerden birincisi DOW teorisidir. Dow hisse senetleri piyasasının belirli trendler izlediğini, bu trendlerin izlenmesiyle piyasanın genel gidişatının önceden tahmin edilebileceğini öne sürmüştür. Dow teorisine gore piyasanın üç türlü hareketi vardır:

a.Günlük dalgalanmalar:Teoriye gore, bu dalgalanmalar anlamlı değildir. Bununla birlikte, ikincil hareketlerin ve birincil trendin çıkartılabilmesi için fiyat hareketlerinin günlük olarak kaydı gerekir.

b.İkincil Hareketler:Birincil trendin genel ortalamasından sapmaları düzeltir nitelikteki kısda dönemli (2 haftadan 9 aya kadar) dalgalanmalardır.

c.Biricil Trend:Tüm piyasanın aşağı(bear market) yada yukarı(bull market) çekildiği birkaç yıl sürebilecek uzun dönemli eğilimlerdir.

Dow teorisine gore piyasa genel bir yükselme eğilimindeyken, büyüklü küçüklü dalgalanmalarla fiyatlar yükselip düşecek ancak her dalgalanmada ulaşılacak zirve bir öncekinden yüksekte olacaktır. Ulaşılan zirvenin bir öncekinin altında kalması birincil trendin düşme eğilimine gireceğinin göstergesidir.

Diğer yöntemler ise şunlardır:

-Piyasanın fiyatı artan hisse senedi sayısıyla, fiyatı gerileyen hisse senedi sayısı arasındaki farkın alınmasıyla bir artan azalan doğrusunun elde edilerek gösterge olarak kullanılması.

-Piyasada işlem gören hisse senetlerinin fiyat eğilimlerini belirlemede yararlanılan göstergelerden biri de borsadaki işlem hacmidir.

-Diğer bir gösterge de az sayıda alımların (bir lotun altında alım siparişleri toplamı), az sayıda satımlara oranlanmasıyla ‘’küçük siparişler indeksi’’ nin belirlenmesidir

-Piyasada açıktan satış ya da kısa satış işlemlerinin artması bir sure sonra açıktan satılan hisselerin yerine konması gereğini ortaya çıkaracak bu da fiyatları arttıracaktır.

-Son olarak yatırımcıların risk almaya karşı gösterdikleri istekliliğin göstergesi olan güven indeksinin belirlenmesi de bu yöntemlerden biridir.

2.2 Tek Tek Hisse Senetlerinin Hareketlerini Tahmin Etmeye Yönelik Yöntemler

Bu yöntemlerden ilki Çubuk Grafikleri (Bar Charts) Yöntemidir. Genellikle günlük verilerden oluşturulan çubuk grafiklerde, dikey eksen fiyatı, yatay eksen zamanı gösterir. Teknik analizcilerin kullandıkları fiyat grafiklerinin bir çeşidi de Nokta ve Şekil Grafikleridir. Bu grafiklerin çizgi ve çubuk grafiklerinden farkı, her günkü fiyatların kaydedilmesi yerine yalnızca fiyatlarda önemli bir değişiklik gözlendiğinde kayıt yapılmasıdır. Bir takım teknik analizciler de, fiyatların günlük seyriyle hareketli ortalama şeklinde hesaplanan fiyatlar arası ilişkilerden sonuçlar çıkarmaya çalışırlar. Son olarak teknik analizde yeni bir yaklaşım olarak önerilen Göreli Güç kavramı, belirli piyasa koşulları altında, bazı hisse senetlerinin diğerlerinden daha iyi performans göstereceği ve bu durumun uzun dönemler boyunca büyük oranda değişmeden süreceği varsayımına dayanır.

3. GELENEKSEL PORTFÖY KURAMI

Portföy kuramlarında temel amaç getiriyi maximum yaparken,riskiminimum yapacak şekilde portföy oluşturulmasıdır.

Geleneksel Portföy Kuramında riskin birden fazla menkul kıymete dağıtılması amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda 30 tane hisse senedinden oluştuşturulmuş olan bir portföyün 6 tane hisse senedinden oluşturulmuş portföyden 5 kat daha iyi çeşitlendirildiği algılanır. Başka bir ifadeyle 6 hisse senedinden oluşan portföy diğerinden 5 kat daha fazla risk taşımaktadır. Riskin bu şekilde dağıtılmasına yalın çeşitlemndirme denir ve ‘’ bütün yumurtaları aynı sepete koymamak’’ ifadesiyle sembolleştirilmiştir. Yalın çeşitlendirmede menkul kıymetlerin getirileri arasındaki ilişkiler gözönüne alınmaz.

Geleneksel portföy analizine gore menkul kıymetlerin birbirleriyle ilgili olmayan endüstrilerden seçilmesiyle iyi bir çeşitlendirme yapılmış olurki bu durumda bir şirket ya da endüstriye ait menkul kıymetlere portföy içinde ağırlık verilmemesi gerektiği savunulmaktadır. Geleneksel portföy analizinde ortaya çıkan en büyük sorun aşırı çeşitlendirmedir.

4. MODERN PORTFÖY KURAMI

Bu kurama gore sadece yalın çeşitlendirme ile riskin azaltılamayacağı çünkü portföyde yer alan menkul kıymet gruplarını doğrusal ve ters yönde hareket ettikleri varsayılmaktadır.Modern portföy kuramının temeli, tüm yatırımcıların aynı risk düzeyinde maksimum getiri, aynı getiri düzeyinde ise minimum riske sahip olma istekleri üzerine atılmıştır. İçerisinde 4 önemli model bulunmaktadır.

4.1 Markowitz(Ortalama Varyans) Modeli

Markowitz portföy riskinin, portföyü oluşturan varlıkların riskinden daha az olabileceğini ve sistematik olmayan riskin 0 yapılabileceğini göstermiştir.Bununla birlikte menkul kıymet seçiminde kullanılmak üzere etkin sınırı bulmuş, bu sınırın karesel programlama ile elde edilebileceğini göstermiştir.

Markowitz modelinin varsayımları:

-Yatırımcılar riskten kaçan bireylerdir.

-Yatırımların olasılık dağılımları yaklaşık normaldir.

Markowitz istenilen risk düzeyinde maksimum getiriyi sağlayan yada istenilen getiri düzeyinde minimum riske sahip portföylere etkin portföy, risk getiri grafiğinde etkin portföylerin üzerinde bulunduğu sınıra ise etkin sınır adını vermiştir.Etkin portföy aynı getiri düzeyinde en düşük riske sahip, aynı risk düzeyinde ise en yüksek getiri sağlayan portföy olarak tanımlanabilir.Bu modelin en büyük dezavantajı çok fazla girdiye ihtiyaç duymasıdır.

a. İndeks Modeller

Piyasa modeli adıyla da anılan bu model menkul kıymetin getirileri ile bir endeks arasında doğrusal bir ilişki olduğu varsayımına dayanmaktadır. Bu endekse örnek olarak GSMH ,İMKB tüm veya İMKB 100 endeksleri verilebilir.

Sharpe, geliştirdiği bu modelde tüm menkul kıymetlerle piyasa arasında doğrusal bir ilişki olduğunu ve bu ilişkinin basit doğrusal regresyon modeli ile ifade edilebileceğini öne sürmüştür.Modelin diğer bir varsayımı da menkul kıymet getirilerinin birbirleriyle ilişkili olduğu varsayımıdır. İndeks modeli indeks olarak piyasa portföyü alındığında PİYASA MODELİ olarak anılır.Piyasa portföyü tüm menkul kıymetlerin göreli piyasa değerlerine gore uygun şekilde ağırlandırılmasıyla oluşmuş bir portföy olarak tanımlanır.Bu modelin dışında çoklu indeks modelleri de bulunmaktadır.

b. Sermaye Varlıklarını Fiyatlama Modeli

Belli varsayımlar altında menkul kıymetlerin beklenen getirileri ile piyasanın ortalama getirisi arasındaki ilişkiye dayanılarak oluşturulan bir modeldir. Bu ilişki genel olarak doğrusaldır. Bir menkul kıymetin getirisi, o menkul kıymetin sistamatik riskiyle orantılı olmalıdır yani daha fazla getiri için daha fazla risk alınmalıdır.SVFM modeli çeşitli formlarda kullanılabilmektedir.Standart formu dışında sıfır beta formu, tüketim temeli formu ve çoklu beta formu gibi türevleri bulunmaktadır.

c. Arbitraj Fiyatlama Kuramı(AFK)

AFK, aynı emtia,menkul kıymet,döviz veya diğer yatırım araçlarının aynı anda 2 farklı fiyattan satılamayacağı fikri üzerine kurulmuştur.AFK’nın formülasyonu SVFM’Nin çoklu beta formuna oldukça benzemektedir.AFK sistematik riski daha küçük parçalara bölmektedir.SVFM de beklenen getiriyi belirleyen tek unsur her bir menkul kıymetin piyasanın ortalama getirisi ile olan ilişkisidir. AFK’da, SVFM’ye alternatif olarak menkul kıymetlere ait beklenen getirinin birden çok faktöre bağlı olduğu ileri sürülmektedir.

5. ETKİN PİYASALAR KURAMI

Etkin piyasa tanım olarak çok sayıda alıcı ve satıcının bulunduğu, piyasadaki menkul kıymetlerle ilgili bilgilerin fiyatlara tam olarak yansıdığı piyasalardır. Fiyatların değişmesi, piyasaya yeni bilgilerin gelmesi durumunda söz konusu olmaktadır. Etkin bir sermaye piyasasında fiyat değişmeleri tamamen rastgele olmaktadır. Her türlü bilgi piyasaya aktarılmış ve yatırımcılar tarafından değerlendirilmiş ise herhangi bir anda menkul kıymet gerçek değerine eşit olacaktır. Böyle bir durumda temel analiz kullanılarak menkul kıymetin gerçek değerini bulmanın, düşük yada yüksek değerlenmiş menkul kıymeti tespit etmenin bir anlamı olmamaktadır. Geçmiş fiyat hareketlerinin bir sonraki fiyat değişiminden bağımsız olacağı varsayımı da teknik analizi anlamsız kılmaktadır.

5.1 Rasgele Yürüyüş Teorisi

Etkin piyasalar kuramının özel bir durumu olan rasgele yürüyüş teorisi menkul kıymet fiyatlarındaki değişmenin rasgele bir yürüyüşe benzetilmektedir. Etkin bir piyasada birbirini izleyen fiyatların bağımsız olup, tekdüze (uniform) dağıldıkları varsayılmaktadır. Rasgele yürüyüş teorisinde bir menkul kıymetin geçmişteki hareketlerinin gelecekteki fiyatları etkilemeyeceği de varsayılmaktadır. Buradan anlaşılacağı üzere bu teorem teknik analizi geçersiz kılmaktadır. Rasgele yürüyüş teorisi, regresyon analizi ve koşu(run) testi ile test edilmektedir.

5.2 Farklı Türde Etkin Piyasalar

Zayıf türde etkin piyasalarda geçmiş fiyat hareketlerine ilişkin tüm bilgiler menkul kıymetlerin fiyat hareketlerine yansımaktadır.Yarı-kuvvetli etkin piyasalarda halka açıklanan bütün bilgiler menkul kıymetlerin cari fiyatlarına yansıyorsa, piyasada yarı-kuvvetli türde etkinlik söz konusudur. Kuvvetli türde etkin piyasalarda ise halka açıklanmayanlar da dahil olmak üzere bütün bilgiler menkul kıymetin cari fiyatına yansıtılmıştır.Ülkemizde sermaye piyasasının, özellikle de hisse senedi piyasasının zayıf türde dahi etkin olmadığı ortaya çıkmıştır.Böylece temel ve teknik analizin birlikte kullanılarak normalin üzerinde kar sağlanabileceği sonucuna varılmıştır.

KİTLELERİN ÖZELLEŞTİRİLMESİ VE SERMAYE PİYASASINDAKİ ROLÜ

KİTLELERİN ÖZELLEŞTİRİLMESİ VE SERMAYE PİYASASINDAKİ ROLÜ

Lale KARABIYIK

ÖZET

Kamu İktisadi Teşebbüsleri 1800’lü yıllardan beri devlet sermayesiyle işletmeler kurma ve istihdam etme amacıyla kurulmuşlar ve faaliyetlerini sürdürmektedirler. Ancak 1989 yıllarından itibaren KİT’lerin ekonomiye olumsuz etkileri, olumlu etkilerini aşmıştır.

Bunun sebepleri olarak politik yön vermeler istihdam politikalarında ve kararlarda yanlışlıklar olarak gösterilebilir.

Satışların istenilen ölçüde olmaması, girdi fiyatlarındaki artışların yeterli ölçüde satış fiyatlarına yansıtılamaması ve ortak yabancı kaynak faizleri zarar eden KİT’lerin sayısını her geçen gün arttırmıştır.

KİT’ler, bu nedenlerle halka arz ya da blok satış yöntemleriyle özelleştirilmeye başlamıştır. Özelleştirmedeki amaç, özel işletmelerin, serbest piyasa mekanizması içinde, kamu işletmelerine göre daha verimli çalışacağı ve sermaye piyasasına kazandırması düşüncesidir.

GİRİŞ

Ekonomimizde büyük bir öneme sahip olan Kamu İktisadi Teşebbüsleri son yıllarda kurulma amaçlarını yerine getirmemekte, ekonomiye olumsuz bir yük getirmektedir. Bu kurumların özelleştirilmesi yoluna gidilmektedir. Ancak özelleştirme tekniği ve başarılı olup olunmayacağı önemli bir konudur.

Ayrıca özelleştirme sonucunda yapılacak olan hisse satışları kamu oyunda nasıl dağılacaktır. Sermaye piyasası söz konusu satışlardan nasıl etkilenecektir.

Çalışmada;

Kamu İktisadi Teşebbüslerinin tanımı ve evrimine kısaca değinilmiş,

Özelleştirme amacı ve metotları hakkında bilgi verilmiş,

Özelleştirme ve Sermaye Piyasası ilişkisi üzerinde durulmuştur.

1. KAMU İKTİSADİ TEŞEBBÜSLERİNİN TANIMI VE EVRİMİ

Kamu İktisadi Teşebbüsleri, ticari ve endüstriyel özelliğe sahip, sermayesinin yarıdan çoğu veya tamamı kamuya ait olan kuruluşlardır.

Türkiye’de ilk defa, Osmanlı döneminde 1816 yılında Beykoz Deri ve Kundura

fabrikası kurulmuştur. Bu kuruluş ilk Kamu teşebbüsüdür.

1934 yılındaki beş yıllık kalkınma planı çerçevesinde Devlet sermayesi ile işletmeler kurma ilkesi benimsenmiştir.

1950 – 1960 yılları arasında, devlet fabrikalarının özel sektöre devri öngörülmekle beraber, Devlet kuruluşlarının büyütülmesine devam edilmiştir. KİT’lerin istihdam yaratma gücünden yararlanılmak istenilmiştir.(ÇAPANOĞLU,Mustafa;Sermaye Piyasası ve Özelleştirme Uygulamaları.)

Daha sonraki dönemlerde özel sektör yatırımlarının payının arttırılması benimsenmiştir. KİT yatırımlarında ise enerji, madencilik, ulaştırma ve haberleşme sektörlerine ağırlık verilmiştir.

KİT’lerin personel harcamaları ise son 10 yılda memurlarda 25 kat, işçilerde ise 48 kat artmıştır. Personel harcamalarının aynı 10 yıllık dönemdeki toplam artış oranı 40 kat olarak gerçekleşmiştir.(ÇAPANOĞLU, Mustafa; age, sy 80)

Politik yön vermeler sebebi ile kuruluş yerinde, teknolojik uygulamalarda, istihdam politikalarından yanlışlıklar yapılmıştır.

KİT’lerin piyasa şartlarına tam olarak uyum sağlayamaması, satışlarının arzu edilen miktar, fiyat ve şartlarda gerçekleştirilmemesi, girdi fiyatlarındaki artışların, yeterli ölçüde satış fiyatlarına yansıtılmaması ve en önemlisi de, finansman sağlama yolu olarak, her geçen gün artan yabancı kaynakların faizleri ve kur farklarının artması, zarar eden kuruluşların sayısını oldukça arttırmıştır.

KİT’lerin Türk ekonomisine olumlu ve olumsuz yöndeki etkileri konusunda bürokratik ve siyasal kadrolar arasında yapılan bir anket şu sonuçları vermiştir.(ATASOY,Veysel; Türkiye’de KİT’ler ve Özelleştirme Sorunu, sy 99)

KİT’lerin Türk ekonomisine olumlu etkileri konusunda önemlilik sırasına göre şöyle bir sıralama yapılmıştır.

- İstihdam yaratmaları

- Temel Mal ve Hizmetleri üretmeleri

- Bölgelerarası dengesizlikleri azaltmaları.

diğer katkıları da şunlardır.

Haksız rekabeti önlemeleri

Özel sektörün gelişmesine imkân hazırlamaları

Fiyat istikrarı sağlamaları

Milli gelire katkıları

İthal ikâmesi sağlamaları vb.

Aynı araştırmanın sonuçlarına göre KİT’lerin Türk ekonomisine olumsuz etkileri

şunlardır ;(ATASOY, age , sy 111-113)

Ø Düşük verimle çalışmaları

Ø Mal ve hizmetleri pahalı üretmeleri

Ø Kaynakların kötü kullanımına yol açmaları

Ø Gereksiz istihdam yaratmaları

Ø Eski Teknoloji kullanmaları

Ø Özel sektörün rekâbetini engellemeleri

Ø Haksız rekâbete yol açmaları.

2. ÖZELLEŞTİRME VE METODLARI

2.1. Özelleştirmenin Tanımı ve Amacı

Özelleştirmeyi genel olarak, “kamunun mülkiyetindeki işletmelerin özel sektöre

devredilmesi işlemi” (KILIÇBAY, Ahmet; Türk Ekonomisinin 10 yılı, sy 163) olarak tanımlayabiliriz.

Daha geniş bir tanımlama şu olabilir; Özelleştirme, “Kamuya ait mal varlığının ya da para ile ölçülebilen Kamu kaynaklarının özel mülkiyeti aktarılmasıdır”(ATASOY, age, sy 182)

Özelleştirme ile kamu kesiminin hissesinin azalması ve serbest kalan kaynakların özel kesim tarafından üretilecek mal ve hizmetlere tahsisi amaçlanarak bu şekilde ekonomide kaynakların daha verimli kullanılacağı üretim artışının sağlanacağı düşünülmektedir.

Özelleştirmeyi öneren kişilerin fikirleri özel işletmelerin, serbest piyasa mekanizması içinde kamu işletmelerine göre daha verimli çalışacağı düşüncesine dayanmaktadır.

2.2. Özelleştirme Metodlari

Gerçek anlamda özelleştirmeden söz edebilmek için kamuya ait şirket hisselerinin

en az % 51’inin devredilmesi gerekmektedir. Kamu özel sektör ortaklığı, finansal kiralama ve yönetim gibi uygulamalar mülkiyet devrini öngörmediğinden, özelleştirme benzeri uygulamalar olarak kabul etmek daha uygun olur.(ÇAPANOĞLU, age, sy 85)

Özelleştirme halka arz ya da blok satış şeklinde yapılabilir.

2.2.1. Halka Arz Yöntemi

Bu yöntemde Yüksek Planlama Kurulunun kararı ile danışman firmalarca

Pazar şartlarına göre fiyatlandırma yapılır. Özelleştirme kararı yayın araçlarıyla kamuoyuna duyurulur. Şirket hakkındaki tüm bilgiler ve başvuru şekli satış aracısı banka veya aracı kurum ile talep sahiplerine sunulur. Başvurular yine bu aracı banka ya da kuruma yapılır. Bu şekilde halka arz edilen KİT pay sahipleri, doğrudan alıcılara arz edilebileceği gibi, menkul değerler borsalarında da halka arz edilebilir. İlk yöntem, sermaye piyasasının gelişimine pek katkıda bulunmadığından tercih edilmemektedir.(age sy 86)

2.2.2. Piyasa Dışı Satış Yoluyla Özelleştirme, Blok Satış Yöntemi

Bu yöntemde de blok satış ile KİT’lerin satış kararı kamu oyuna duyurulur. Başvurular, Kamu Ortaklığı İdaresi tarafından görevlendirilmiş olan yatırım bankasına yapılır. Alınan teklifler arasından belirlenen alıcı firma Yüksek Planlama Kurulunun onayına sunulur ve satış işlemi gerçekleşir.

Bu elemenler sırasında “pazarlık” usulü seçilmiştir. Çünkü ülkenin uzun vadeli çıkarları korunmak istenmektedir. Fiyat faktörünün dışında diğer faktörlerinde değerlendirmede önemi vardır.(age, sy 86)

2.2.1.2. Çalışanlara Hisse Devri

Bu tür satışta güdülen amaç, hem çalışanları hisse sahibi yapmak suretiyle, hisse sahipliğini yaygınlaştırmak ve bu şekilde çalışanların da özelleştirmeye doğan tepkilerini en aza indirmektir.(ATASOY, age, sy 189)

Alıcı talepleri arasındaki değerlendirmelerde, fiyat ve ödeme koşulları, teklif veren şirketin ülkeye bakış açısı deneyimi, teknolojisinin çağdaşlığı, döviz getirme potansiyeli, istihdam politikası ve ortaklık yapısı önemli olmaktadır.

3. ÖZELLEŞTİRMENİN SERMAYE PİYASASI İLE İLİŞKİSİ

Özelleştirme ile menkul kıymetlerin arz yönünün gelişmekte olduğu bir gerçektir.

Borsada işlem gören menkul kıymetlerin çoğu, özelleştirme kanalı ile gelmiş menkul kıymetlerdir.

Halkın tasarruf imkânının da yüksek olduğunu söylemek güçtür. Özelleştirmenin dengeli yapılması yerinde olacaktır. Sermaye piyasasının talep edilebilir miktarından fazla menkul kıymet arz edilmesi halinde fiyatların düşüp, bireysel yatırımcının da bundan zarar göreceği normaldir.

Ülkemizde sermaye piyasası henüz gelişmediğinden Kamu Ortaklığı İdaresinin Borsada, pazar yapıcı olarak görev yapması gerektiğini savununlar olduğu gibi, Devlet kanalı ile özelleştirilen şirketlere ait hisse senetlerinin fiyatlarını etkilemenin bir takım spekülasyonlara neden olacağı düşüncesiyle bu görüşe karşı çıkanlar da vardır.(ÇAPANOĞLU, age, sy 89)

Özelleştirmelerin önceki uygulamalarına bakıldığında, Ülkede tasarruf oranlarının düşük olması, sermaye piyasasının istenen ölçüde gelişmemiş olması vs. sebeplerle özelleştirmenin halka dönüklüğü istenilen düzeyde olamamıştır. Halen özelleştirme kapsamına alınmasına rağmen henüz özelleştirilmemiş çok sayıda kamu kuruluşu vardır.

Özelleştirme uygulamalarının, küçük yatırımcıların tasarruflarının korunması ve mülkiyetin tabana yayılması açısından son derece önemli olduğu unutulmamalıdır. Özelleştirilmesi öngörülen şirketlerden bazıları halen İMKB’de işlem görmektedir, ancak halka açıklık oranları düşük düzeydedir. Bu kamu şirketlerinin hisselerinin İMKB’de fiyatların yükseliş dönemlerinde gelen talebi karşılamak amacıyla satılması, aksi durumda da geri alınması piyasa yapıcılığı açısından özelleştirme idaresine düşen bir görevdir.

Ayrıca, derinliği olmayan bir borsada özelleştirme uygulamalarında blok satışlar engellenmektedir. Yine uluslararası düzeyde fiyatlarının üzerine çıkmış şirket değerleri ile satış güçtür.

Yine belirtmekte yarar vardır ki mülkiyetin tabana yayılması dikkate alınmayan ve küçük yatırımcının tasarrufunu koruyamayan özelleştirmeye dayalı bir istikrar programı sosyal dengeleri tamamiyle göz ardı edeceğinden kısa sürede kaybedenlerin aşırı talepleri sonucunda tavizler vermeye başlayan uygulamalara dönüşebilir.(YAŞAR Süleyman; “İstikrar Programında Özelleştirmenin Konumu”, sy 6)

İSTİKRAR PROGRAMINDA ÖZELLEŞTİRMENİN ALDIĞI ÖNEM

İstikrar programı çerçevesinde 2000 – 2002 yıllarında özelleştirmeye büyük önem verileceği belirleniyor. Özelleştirme kadar, özelleştirme gelirleri ve uygulamaları da önemli bir konu. Çünkü özelleştirmeler hem kamu bütçesine ilave gelir sağlamakta hem de yapısal dönüşüm oluşturmaktadır. Bu nedenle IMF’ye verilen niyet mektubunda da bu konu önemli bir performans kriteri olarak yer almıştır.

Ekonomik Programın özelleştirme gelirleri üç yıllık istikrar programı çerçevesinde 17-6 milyar $ tutarında geliri hedeflemiştir. 2000 yılındaki özelleştirme geliri beklentisi 7.6 milyar $, 2001 yılındaki 6 milyar $ ve 2002 ‘deki 4 milyar $ dır. 2000 yılındaki 7.6 milyar $’lık özelleştirme geliri beklentisinin yaklaşık 5 milyar $’ı telekominikasyon ve enerji sektöründen elde edilecektir.

2000 yılında hedeflenen özelleştirme gelirleri, 2000 yılı bütçe gelirlerinin yaklaşık % 14’ü kadardır.

SONUÇ

Ülke Ekonomisi açısından KİT’lerin özelleştirilmesinde seçilen yöntemin müşterinin ve zamanlamanın önemi büyüktür. Özelleştirmenin ülke genelinde dengeli yapılması gerekmektedir. Ülke genelinde özelleştirmenin halka dönüklüğünün istenilen düzeyde olmaması da tartışma yaratmaktadır. KİT’lerin olumsuz etkilerini ülke ekonomisi üzerinden kaldırmak için özelleştirmenin doğru yapılması siyasi yön vermelerden uzak, doğru seçilmiş bir yöntem ve alıcı grubuna yapılması ülkenin uzun vadeli çıkarlarının korunması ve piyasanın derinleşmesinden gerçek anlamda sağlanabilecek olumlu etki yönünden önemlidir.

KAYNAKLAR

i. ÇAPANOĞLU Mustafa, Sermaye Piyasası ve Özelleştirme Uygulamaları, İst.

1993

ii. ATASOY Veysel ,Türkiye’de KİT’ler ve Özelleştirme Sorunu,

Ankara,Ağust.1993

iii. KILIÇBAY Ahmet, Türk Ekonomisinin 10 yılı, Milliyet Yayınları,İst.,1991,sy 163.

iv. YAŞAR Süleyman, “İstikrar Programında Özelleştirmenin Konumu”, Trend Dergisi,

sayı 2000 / 06.